İzlenim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzlenim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2017 Perşembe

Hayaller… Karşı Çıkışlar… Alternatifler… Dans Ütopyaları?

Berna Kurt
Kasım 2017

Eğer ütopya bir çeşit daha iyi bir dünyatasavvuru ise,başka bir dünyanın mümkün olduğunudüşünenlerin ilk yapacağı şey hayal etmek… İdeal yerleri/halleri/durumları, bir çeşit düşler ülkesiniSadece hayal kurmak da, o hayali gerçekleştirmeye çalışmak da; var olana karşı çıkmak da, onun yerine başka birşey koymaya çalışmak da mümkün

Ütopya ve dans dendiğinde, ben de hemen bir hayal kurmaya başladım… Tabii ki kişisel deneyimlerimle, benimle bağlantılı idi bu hayaller: dans yazmışlığım/koreografi yapmışlığımla, dans etmişliğim/sahneye çıkmışlığımla, dans araştırmışlığım/yazmışlığımla, dans çevirmişliğimle, dans seyretmişliğimle/dans eleştirisi yazmışlığımla mışlığımla da mışlığımla

Kafamda oluşan ilk imge fazlasıyla yerel”di: hem yereldanslar uğraşımla hem de isyan etmişliğimle/isyan görmüşlüğümle ilgili: el ele, omuz omuza bedenler… çok farklı bedenlerkadını erkeği, güzeli çirkini, yaşlısı genci, sağlıklısı sağlıksızı vd. yokkarşı koyuşunu bedenselleştireninsanlar, bir çeşit kolektivite?”… ekip başı-sonu yokkomut veren ve onu takip eden yok… herkes farklılıklarının farkında, yine de eşithoron da olur, halay da, hora dayeri-yöresi vs. önemli değil
Bir başka imge de, akış halinde bir görseller şeridi: dans tarihinin “devrimci?” isimlerinin fotoğrafları, video’ları… ne gördüysem ben, ne gösterdiysem derslerde… tabii ki görsel sanatlarda olduğu gibi dans sanatında da, tarihi yazanlar/yazılmış olanlar “muktedirler”…muktedir dünyaların dansçıları akıyor zihnimde çünkü dans tarihi Batılı tiyatral dansların; balenin, modern dansın, çağdaş dansın tarihi… Ne siyahların sokak dansları ne de yerlilerin ritüelleri var bu anlatı(lar)da… Zihnimdekiler ise “karşı çıkanlar”... Yvonne Rainer’ın No Manifestosu mesela… Gösteriye hayır… virtüoziteye hayır… star imgesine hayır…kahramana hayır… hayır da hayır…

No Manifesto’da “manifest” edilen ya da ortaya konan meseleleri düşündükçe soruyorum: peki benim meselelerim/dertlerim ne? ne(lere) karşı çıkıyor da, ne(leri) istiyorum? Eh tabii düş ülkem dertlerimle alakalı biraz da: ben yine hayır demeyeyim de, düş kurmaya devam edeyim… bilinç akışı, “… olsa, hayat bayram olsa” kıvamında… ilk aklıma gelenleri “manifest” edeyim ben de, manifesto yazmasam da düşlerimi şöyle bir alt alta dizeyim:


Bütün bedenler özgür olsa…
Her tür beden sahneye (daha da çok) çıksa…
Kimse dans etmekten utanmasa… Mesela danstır, tayttır erkeği “bozmasa”…

Kadın-erkek dansı-hareketi gibi anlamsız ayrımlar olmasa…
Kadınlar da ekip başı olsa… yok yok kimse ekip başı olmasa, ya da ekip başı hep değişse, kimse birbirinden rol kapmasa…

Sahnede merkez olmasa, herkes seyredilebilse… Aslında keşke “seyretme”den çok katılma olsa…

Dansçılar aç kalmasa, her türlü işini kendi yapmak durumunda kalmasa…
Dans stüdyoları, bağımsız dans sanatçıları sürekli artsa… dayanışsalar, birlikte hareket etseler…

Dans türleri arasında hiyerarşi kalmasa…
Herkesin dansları/bütün danslar araştırılsa, yazılsa, çizilse… hepsinin tarihi yazılsa…
Danslara etnisite, kimlik vb. atfedilmese…

Üniversitelerde dans, müziğin, tiyatronun vb. alt dalı olmasa…
Memleketimde dans araştırmacısı iş bulabilse/değer görebilse… dans bölümleri kapanmasa…
Hocalar enerjilerini kendilerine ya da birbirlerine karşı değil de bu sınırlı alanı geliştirmek için harcasa…

Dansı yapmak gibi yazmak da değer görse…
Bana kimse artık dans, tarih, siyaset ne alaka?demese… Kendimi tekrar tekrar anlatmaktan kurtulsam…
Dans araştırmaya vaktim kalsa… Ya da dans etmek, okumak, yazmak, paylaşmak şimdiki gibi lüksüm ya da hobim değil de, mesleğim olsa…

Ya evet… keşke hayat bayram olsa… ya da biz(ler) hayatı bayram kılsak…😊


(*) Artist 2017 / 27. İstanbul Sanat Fuarı kapsamında, 4-12 Kasım 2017 tarihleri arasında gerçekleşen ve küratörlüğünü Fırat Arapoğlu'nun yaptığı "Düşleyebileceğin Tek Yer" sergisinin kataloğunda yayımlanan yazı. Sergi blog'u ve kataloğu için bkz. https://tuyaputopya.wordpress.com/

6 Kasım 2012 Salı

AKADEMİK DÜNYA, DANS, EĞİTİM…VS.YE DAİR BİR BEYİN FIRTINASI


Berna Kurt, 5 Kasım 2012

20 Ekim’de 6. iDANS Uluslararası Çağdaş Dans ve Performans Festivali kapsamındaki “Eğitmenleri Eğitmek”(1) atölyesine katıldım. Atölye kapsamında, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Bomonti kampüsünde düzenlenen Çağdaş Dans Eğitiminde Alternatif Pedagojiler ve Modeller” başlıklı tartışma toplantısı, bu üniversitenin dans bölümü hocaları ve Türkiyeli diğer eğitmenler ile yurtdışındaki alternatif çağdaş dans ve performans eğitimi kurumlarından temsilcilerin katılımıyla gerçekleşti. Yaklaşık üç saat süren toplantıda, önce yurtdışından gelen eğitmenler kendi deneyimlerini paylaştılar. Daha sonra, müfredat programı katılımcılara önceden gönderilmiş olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Çağdaş Dans Programı’nın (MSGSÜÇDP) kuruluşundan bugüne kadar geçirdiği dönüşüm, yaşadıkları sorunlar…vd. aktarıldı. Son bölümde de, farklı kurumlardan gelen birkaç eğitmen daha söz aldı ve Türkiye’deki dans eğitimine ve sahne sanatları ortamına yönelik görüşlerini paylaştı. 

Atölye süresi, isteyen tüm katılımcıların söz alması, dans eğitimine yönelik düşünce ve deneyimlerin paylaşılması ve MSGSÜÇDP’na yönelik önerilerin geliştirilmesi için yeterli olmadı. Yurtdışından gelen eğitmenler, Türkiye bağlamına yönelik yeterince bilgi sahibi değildiler. Tartışma sırasında ortaya çıkabilen iktidar sorunlarına yönelik duyarlı bir yaklaşım gösteren ve Türkiyeli eğitmenlerin daha fazla söz almasını talep eden yabancı katılımcılar da bulunmaktaydı. Ancak bu kadar kısa süreli bir buluşmada, yurtdışından gelen katılımcıların hem YÖK sistemi…vb. tarihsel sorunlar ile yerel sanat ve eğitim ortamından haberdar olması hem de tüm katılımcıların ileriye dönük önerilerde bulunması zaten mümkün değildi. Tartışmanın kurgulanış biçimi de, ister istemez alternatif Batılı eğitim kurumlarının deneyiminden hareketle, MSGSÜÇDP’na önerilerde bulunma hedefini merkeze alıyordu. Sırasıyla Avrupa’daki modellere, MSGSÜÇDP ve bu programın müfredatına yönelik önerilere ve eğitmenlik alanına yönelik daha genel bir tartışmaya ayrılan bölümler şeklinde kurgulanan atölye akışı sırasında, en azından iki güne yayılan bir programın gerekli olduğu hissiyatına kapıldım. Daha katılımcı bir tartışmaya zemin sunabilecek olan son bölüme zaman kalmamasının önemli bir eksiklik olduğunu hissettim. Ayrıca, Türkiye’de farklı kurumlarda eğitim veren kişilerin bir araya gelmesinin ciddi bir ihtiyaç olduğunu, bu tür bir tartışmanın belki böyle bir buluşma sonrası yürütülmesinin daha verimli olabileceğini düşündüm. Umarım atölye sonrasında diğer katılımcılar kişisel sohbetlerle daha fazla konuşma ve tartışma fırsatına sahip olmuşlardır.

Katılımcıların çoğu, tamamen bağımsız bir oluşuma gitmek yerine var olan -üniversiter/akademik ortam, Bologna sistemi, YÖK…vb- yapılar içinde var olmak tercih edilmişse, bu yapıların kurallarıyla “oynayarak” özgürlük alanları yaratılabileceğine işaret ettiler. Ancak Türkiye söz konusu olduğunda bunun nasıl yapılabileceğini konuşmak için çok daha fazla veriye sahip olmak gerekiyordu ve katılımcıların birçoğu diğerlerinin deneyimlerinden tam da o anda haberdar oluyordu. Bununla birlikte buluşma, bu tür sorunların telaffuz edilmesine imkân sağlamış oldu ve belki de benim gibi başka katılımcıların da, yerel bir buluşmanın öneminin farkına varmasını sağladı. 

***

Ben de bu yazı vesilesiyle, atölyeye dair düşüncelerimi toparlamaya çalışırken, fazlasıyla kişisel deneyimlerimden yola çıkarak, çok geniş bir alandaki sorunlar yumağının sadece küçük bir bölümüne işaret etmek istedim. Çözüm önerileri geliştirmenin anca ilk adımını oluşturabilecek bu mütevazı çabanın, sahne sanatları eğitimi alanında farklı deneyimlere sahip kişilerle bir araya gelerek zenginleşeceğini ve somut adımlara dönüşeceğini düşündüm. 

Bu deneyimlerin belirleyici unsurları tabii ki kimliğimin 1) akademik 2) hareket eden parçaları: yani Türkiye’de sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında eğitim almış, geleneksel danslar merkezli icra ve araştırma çalışmaları yürütmüş olmak; üniversitelerde hem dans hem de sosyal bilimler alanında uygulamalı ve kuramsal dersler vermek. Kısacası hiçbir zaman klasik bir Batılı “dans” eğitimi almadım; konservatuarlarda yetişmedim. Temelde, “dans”ı, hem hareket geleneklerini hem de çağdaş yaklaşımları içerecek şekilde, performans ve kültür çalışmalarının yanı sıra feminist çalışmalardan, siyaset ve tarih disiplinlerinden…vs. de beslenerek, toplumsal bir bağlamda ele alan çalışmalar yürütüyorum. Kişisel deneyimlerimin özellikle YÖK’le ya da merkezi eğitim sistemiyle bağlantılı olanlarının, atölye sırasında bazı yerli katılımcılar tarafından da farklı şekillerde telaffuz edildiğini söyleyebilirim. İşte ilk aklıma gelen sorunlar:

- En başta, YÖK ucubesiyle bağlantılı olarak; kadro açma, değerlendirme ve yerleştirme aşamalarında üniversite bölümlerinin inisiyatifinin neredeyse sıfıra indirilmesi. Bu, yıllarca kendinden maddi-manevi çok şey vererek, kadro beklentisi içinde, sadece manevi tatmin ve deneyim kazanarak ders veren genç akademisyen adayları için, meslek edinme ve akademik hayatta, hatta hayatta (!) kalabilme zorluğu anlamına geliyor(2);

- Yine her türlü akademik, idari…vd. değerlendirmenin merkeziyetçi bir anlayışla yürütüldüğü bu ülkede, “sanat” bölümleri akademinin diğer alanları içindeki ikincil bir konuma sahip. Yeni kurulan güzel sanatlar ya da sanat ve tasarım fakültelerinde ise “sahne sanatları” bölümleri açmak, -muhtemelen “piyasa”sı görece daha dar olduğu için- görsel tasarım ya da moda tasarımı gibi bölümleri açmak kadar tercih edilmiyor; 

- Sahne sanatlarına yönelik lisansüstü eğitim kurumların hem sayıca hem de kadro ve içerik açısından oldukça sınırlı durumda;

- Akademik dünyada dillere pelesenk olan “disiplinler arası” çalışma anlayışı aslında ne zihinlerde ne de pratikte içselleştirilememiş durumda. Örneğin akademik çalışmalar değerlendirilirken, içerikten çok, mezun olunan lisans ve lisansüstü eğitim programlarının sürekliliğine önem veriliyor(3);

- Bazı konservatuarlarda ya da güzel sanatlar fakültelerinde son derece kemikleşmiş bir çalışma anlayışı hüküm sürüyor. Örneğin “hareket”le bağlantılı dersler, “klasik bale” çalışmalarına indirgenebiliyor(4);

- Dans alanını –bale, çağdaş dans, halk oyunları, sosyal danslar…vs.- kompartmanlara bölen ve bu suni kompartmanlar arasındaki alışverişlere kapalı olan zihniyetler ne yazık ki hâlâ varlığını sürdürüyor(5). 

Bu sıraladığım maddeler, tabii ki benim için çoğu zaman (can) yakıcı olmuş olanlar. Ama genel tablo bu kadar da karanlık değil. İstanbul’da gittikçe daha da çeşitlenen bir sahne sanatları ortamı var; etkinlikleri takip etmek bile gün geçtikçe zorlaşıyor. Zihni de, bedeni de açık (6) birçok kişi çeşitli alanlarda inisiyatif alıyor ve belli bir dönüşüme katkıda bulunmak için çaba göstermeye niyetleniyor. Ve bu kişilere çok iş düşüyor…

(Bu makale mimesis portal’de de yayınlanmıştır: http://mimesis-dergi.org/2012/11/akademik-dunya-dans-egitim%E2%80%A6-vs-ye-dair-bir-beyin-firtinasi/)


NOTLAR

(2) Son yıllarda hayatta kalmayı zorlaştıran etkenlerden biri de, akademik değerlendirmelerde hakkaniyeti sıfırlayan “politik” kadrolaşma çabaları. Yanı başımda gözlemlediğim ve kişisel olarak da tecrübe ettiğim haksızlıklar, beni de zaman zaman “beyin göçü”nün bir parçası olmaya zorlamadı değil.
Ayrıca birçok akademisyen gibi ben de, son dönemde gündeme gelen yeni YÖK yasa taslağının, bu haliyle var olan sistemi daha da kötüleştireceğini düşünüyorum. Kişisel olarak, hükümetin var olan “ucube”yi yok edecek bir “vizyon” sunmasını beklemiyordum. “Ustalık” döneminin arızalarıyla bağlantılı olarak “kendi YÖK’ümü kendim yaratırım” anlayışının hakim olduğu bu taslak metinde, Batılı ülkeleri model alma söylemiyle meşrulaştırılan ve aslında özlük haklarını ve akademik özgürlükleri iyice tırpanlayan bir “piyasalaştırma” mantığının öne çıktığını anlamak hiç de zor değil…
(3) Bu benim için çoğu zaman “aaaa, siyaset bilimi, sanat yönetimi ve tarih; ne alâka?” diyen büyük akademisyenlere cevap verme sıkıntısı anlamına geldi: Türkiye’deki akademik sistemle mi başlasam; yoksa –“ukalalık yapmadan”- çalışmalarımın sadece başlıklarına bile bir göz atsa belli bir tutarlılık ve süreklilik gözlemlemeyebileceğini, bu durumu bir zenginlik olarak da yorumlayabileceğini mi ima etsem? Ay bilmem ki, ne yapsam?
(4) Bale ve modern ve/ya çağdaş dans bölümlerinde de okumadım; o zaman örneğin oyuncu adaylarına hareket eğitimi veremez miyim, dans kuramı ve tarihiyle ilgili bildiklerimi aktaramaz mıyım? “Bilgi” neredeyse oraya giderek, farklı hareket biçimlerine yönelik atölyelere katılarak, içinde bulunduğum ortamı sürekli sorgulayarak ve öğrencilerimden de öğrenerek kendi kendimi geliştirme şansım hiç mi yok? Yani aslında bu dersleri vermedim de değil; öğrenciler de, ben de, yöneticiler de sevdik bu dersleri. Oyun, film ve dizi setlerinde koşturan öğrencilerim beni hâlâ boşuna aramıyordur herhalde?
(5) İki sene önceki katıldığım bir “Dans Forumu”na yönelik çağrıda, “klasik ve çağdaş-tüm dansçıların katılımının beklendiği” söylenmiş; tartışma sırasında da bale ve çağdaş dans alanları arasındaki iletişim kopukluğunu aşmaya  yönelik çeşitli önerilerde bulunulmuştu. Bu esnada ortamın tek “folklorcusu” olan bendenizi tanımayan bir kişi, “Allahtan bu toplantıda ‘folklorcular’ yok” demişti; “nasıl bu kadar seyirci bulduklarını anlamıyorum zaten” diye de eklemişti! Muhtemelen bu Batılı, çağdaş, üst kültür insanının aklına ‘folklorcuların’ da sahne sanatlarından beslenen, çağdaş çalışmalar yapabileceği gelmemişti. Biz bale, modern dans, çağdaş dans, tiyatro…vb. alanlarına yönelik okumalar, çeviriler, tartışmalar…vs. yapma ihtiyacı duyarken, o “folklor” diye tanımladığı alanla ilgili üç saniye bile düşünme ihtiyacı duymamıştı.
(6) Bu ikisini ayırmıyorum tabii ki; yaygın kullanım “zihni açık” ya; konumuz itibarıyla yalnız-eksik kalmasın istedim:)





27 Temmuz 2010 Salı

Anadolu Ateşi, Shaman Dans Tiyatrosu…vd.: Geleneksel Danslar “Evrim” Geçiriyor…


Berna Kurt, 27 Temmuz 2010

Sezonun bitmesiyle birlikte, yaz rehaveti İstanbul’daki kültür-sanat etkinliklerine de yansıdı. Ana akım medyaya AKM üzerinden yürütülen kültürel-siyasi mücadele ile elitist klasik müzik dehamız Fazıl Say’ın ateşlediği arabesk tartışmaları damgasını vururken, dans sahnesinde ise en çok Barbaros ile Anadolu Ateşi Evolution gösterileri konuşuldu.

Anadolu Ateşi gösterisinin yeni versiyonu olan “Anadolu Ateşi Evolution”da oryantal dans bölümleri ile Kafkas erkek soloları arttırılmış, yeni çağdaş semah koreografisi ile akrobatik bölümler eklenmiş, iyi-kötü mücadelesi ve sema bölümleri revize edilmişti. Geleneksel dansların daha da fazla stilize edilmiş olması dikkat çekiyordu. Farklı dans formlarını eklektik bir şekilde sunan topluluğun gösterisinde bale dansçılarının düetlerinin arkasında kalan grup geleneksel dansların stilize yorumlarını canlandırır, senkronizasyona dayanan bu kalabalık sahnelerle “birlikten kuvvet doğar” mesajı verilirdi. Bu son gösteride ise Teke ve Roman dansını, halayı ve horonu ayırt etmek iyice zorlamıştı çünkü geleneksel dansı seyirlik hale sokmanın biricik formülü olarak kabul edilen bacak kaldırma biçimleri bütün danslara sirayet etmişti. Roman danslarını daha çekici kılmak üzere eklenen oryantal bölümleri, her iki dansa da haksızlık eden garip bir melez tür yaratıyordu. Müzikal akışla ilişki kurmayan hareket serileri seyri iyice zorlaştırıyordu. Tüm bunlarla birlikte, gösterinin ritmik düzenlemesinin oldukça iyileştiği, yoğun bir teknik eğitimden geçen dansçıların virtüozite düzeylerinin yükseldiği de söylenebilir.

Ancak en dikkat çekici “evrim”, gösterinin oluşturduğu milli birlik havasının bilinçli bir şekilde güçlendirilmesiydi. Sahnede geleneksel kostümüyle ve tavrıyla birlikte temsil edilen tek yerel dans tek kişilik bir zeybekti. Tarihsel olarak “milli dans”ımız haline gelen zeybek dansı, en çok alkış alan bölümlerden biriydi. Final bölümünde arka fona yansıtılan Türk bayrağı, Mustafa Erdoğan’ın halay çektiği selam bölümünde bizzat kendisi tarafından işaret edilerek vurgulanıyor, “birlikten kuvvet doğar” mesajını alan seyirci, evine milli birliğimizin sembolü Türk bayrağını alkışlayarak dönüyordu. Konjonktürel gelişmelere göre uyarlanan gösteride sema bölümünden sonra dinlerin kardeşliği fotoğrafı gösteriliyor, ezan ve çan, cami ve kilise bir arada sunuluyordu. Daha çok orta yaşlı ve orta sınıf bir seyirci kitlesinin takip ettiği şovdan fazlasıyla etkilenen Hıncal Uluç’un “Bir Anadolu Zaferi” başlıklı yazısı da bu milli birlik ve milli gurur dramaturjisinin bir özeti gibiydi (1):

“Michael Flatley’nin Lord of The Dance’ından birkaç gün sonra, yeniden seyretmek hoş oldu Anadolu Ateşi'ni.. İrlandalı dansçıları nasıl bir kaç kez katladığımızı gördüm…Onlar başlattılar, 1990'ların başında doğrudur. “Biz …daha iyisini yaparız. … Anadolu'nun halk dansları kültürü muhteşem zengindir.” dedik.. Ve işte yaptık da… Lord of The Dance ne kadar cılız, ne kadar ruhsuz geldi, Anadolu Ateşi ve Troya’nın rengarenk coşkusundan sonra.. … bir kez daha gözlerim yaşardı.. Sahnenin arkasındaki yuvarlak ekranda bir ayyıldız.. O ayyıldızın önünde muhteşem şovu tamamlamış, el ele seyirciyi selamlayan ekip ve arenada ayakta çığlıklar atarak tempo tutan binlerce seyirci.. Bu sahne, 2001 yılından bu yana 80 ülkenin 224 kentinde, 3 bin defa ve toplam 21 milyon seyirci önünde tekrarlandı. ... Mustafa Erdoğan ve arkadaşları, başlarının üzerinde Türk Bayrağı, dünyayı fethe devam ediyorlar.
2001 yılındaki ilk temsilin ardından “Siz Dansın Sultanları mucizesini hazırlayanlar.. Siz tarih yazdınız.. Siz krizler ülkesinde umut, siz güven, siz cesaret oldunuz.. Siz gurur oldunuz!.. Siz sıkılası eller, öpülesi alınlarsınız. Siz Anadolusunuz” demiştim.. Anadolu Ateşi dünyayı aydınlatmaya devam ediyor!..


Lord of the Dance - Anadolu Ateşi çizgisini devam ettirmeye çalışan diğer gruplardan farklı olarak belli bir sürekliliğe ulaşabilen Shaman Dans Tiyatrosu da bu sıralar İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği’nin ana projelerinden birini gerçekleştiriyor. (2) “7 Bölge’den 7 Tepe’ye” projesi kapsamında, farklı kültürlerden ve yaş gruplarından amatör dansçılara yönelik atölye çalışmaları düzenliyor, dans, ritim ve müzik alanında eğitimler veriyor. İstanbul’un sosyal ve ekonomik açıdan sıkıntılı bölgelerinde faaliyet yapma zorluğu çeken gençlere, kimsesiz çocuklar yurtlarından seçilen çocuklara ve işitme engelli çocuklara eğitim veriyor. Ayrıca İTÜ Türk Musikîsi Devlet Konservatuarı Türk Halk Oyunları Bölümü ve Mimar Sinan Üniversitesi Bale Ana Sanat Dalı Modern Dans Bölümü öğrenci ve mezunlarıyla birlikte çalışma yürütüyor. Son birkaç aydır da bu eğitimlerin sonucu olarak gösteriler düzenliyor. ‘‘Sanki hep burada yaşamışız gibi’’ alt başlıklı sahne gösterisinde, yerel-ulusal-evrensel geçişliliğini temel alan topluluk, İstanbul’da yaşayan geleneksel dansların ve farklı dans disiplinlerinin harmanlandığı gösteriler sahneliyor.

Geleneksel dans alanında “ana akım”ı temsil eden Anadolu Ateşi ve onu takip eden Shaman Dans Tiyatrosu dışında, 2001’de kurulan Türkiye Halk Oyunları Federasyonu’na bağlı çeşitli dernekler, halk eğitim merkezleri, Devlet Halk Dansları Topluluğu (3) gibi devlet kuruluşları, konservatuarlar, üniversite kulüpleri ve topluluklar da gösterimlerde bulunuyorlar. Bu kurumlar genellikle dansları yerel tavırlarıyla sergilemeye özen gösteriyorlar. 1975’te kurulan Devlet Halk Dansları Topluluğu’nun öncülük ettiği serbest sahneleme ve stilizasyon anlayışını küresel bir şova dönüştüren Anadolu Ateşi’nin biçimlendirdiği bu ortama ayak uydurmaya çalışıyorlar. Bugün İstanbul’daki özel okullarda halk dansları hocaları yerine Anadolu Ateşi benzeri gruplar kurabilecek formasyona sahip eğitmenler aranıyor. Batılı dans eğitimi alan konservatuar öğrencileri para kazanmak için Anadolu Ateşi, Shaman gibi topluluklarda dans edebiliyor. Kısacası, eskiden folklor camiasına egemen olan yarışmaların davullu zurnalı ekileri, günümüz koşullarında rağbet görmüyor. Bu boşluğu, ciddi bir ekonomik gücü arkasına alan, küresel, teknolojik gelişmelere ve siyasi ortama ayak uyduran, farklı dans disiplinlerini bir arada sunan ve kendisine belli bir pazar yaratabilen Anadolu Ateşi Evolution gibi şovlar dolduruyor.

Notlar:
fotoğraf: http://www.haberciniz.biz/haber/anadolu-atesi-marmarisi-2.-kez-buyuledi-mugla--680403.html
(1) http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/uluc/2010/07/03/bir_anadolu_zaferi
(2) bkz. http://www.istanbul2010.org/PROJE/GP_598223
(3) “Anadolu’dan Damlalar” adlı dans tiyatrosu gösterisinden sonra, son olarak Temmuz ayında yeni gösterileri “Türkler”i sergilediler.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

P.A.R.T.S.’ın Yenileri ve Dans Eğitimine Dair…

Berna Kurt, 17 Mayıs 2010




http://www.parts.be/

Anna Teresa De Keersmaeker’in kurucusu ve yöneticisi olduğu P.A.R.T.S (Performing Arts Research and Training Studios) Belçika’da eğitim veren ünlü bir çağdaş dans okulu. Okul bu sene 8. kuşak dansçılarını mezun ediyor. Bu kapsamda, 5 kıtadan ve 12 farklı ülkeden 24 dansçı ve koreograf geçtiğimiz günlerde İstanbul’a geldi ve eserlerini seyirciyle buluşturarak dört yıllık eğitimlerini tamamlamış oldu. P.A.R.T.S.’ın İstanbul turnesi, İBB Şehir Tiyatroları ve Bimeras|iDANS’ın işbirliğiyle ve Avrupa Birliği Kültür Programı’nın DÉPARTS projesi desteğiyle gerçekleştirildi.

14-16 Mayıs 2010’da Üsküdar Musahipzade Celal Tiyatrosu’nda sergilenen bu mezuniyet projelerinin bir kısmını seyredebildim. Öncelikle, öğrencilerin projelerini farklı ülkelerde sergileyerek profesyonel hayata erken bir başlangıç yapma şansına sahip olmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Okulun bu tür mezuniyet eserleri, her iki senede bir Avrupa’nın önemli dans festivallerinde yılların profesyonelleriyle yan yana sunuluyor.

P.A.R.T.S.’ın sahip olduğu eğitim anlayışı hakkında ayrıntılı bilgi vermenin, İstanbullu dansçılar, seyirciler, sanatseverler…vb. açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Zira üç gün süren bu etkinlik, İstanbullu dans okulu öğrencilerinin bile ancak bir kısmına ulaşabildi.

1983’te kurulan bu “bağımsız” okul, öğrencilerine kendi bağımsız fikirlerini ve tarzlarını geliştirmelerine uygun ortam sunmasıyla tanınıyor. Ünlü bir koreograf tarafından kurulmasına rağmen, öğrencilere belli bir tarz dayatmıyor; zorluklarla yüzleşme ve yaratıcılıklarını geliştirme cesareti kazandırmaya çalışıyor. İstanbul’daki organizasyonu düzenleyenlerden biri olan Gurur Ertem’e göre “okulun bağımsız statüsü kendi kendini sorgulama, kendi kendini yenileyebilme gibi sanatsal kurumlar için elzem olan durumlara olanak veriyor. Hiçbir hocanın okulla süresiz angajmanı yok. 2400 ders saatinden oluşan müfredat her yıl ideal program nasıl olmalı, yılın hangi bölümünde hangi dersler olmalı gibi konularda derin tartışmalar sonucunda yeniden belirleniyor; artık ihtiyaçlara devap veremeyecek, kemikleşmiş hocalar ve dersler ayıklanıyor.” Yine Ertem’in aktardığına göre, P.A.R.T.S.’ta eğitim birbirini tamamlayan, ikişer yıllık iki ayrı devreye ayrılıyor. “Temel Eğitim” adı verilen 1. devrede öğrencilere bilgi ve beceriler aktarılıyor. “Araştırma” adlı 2. devrede ise kendi sanatsal duruşlarını ve özgün yaratımlarını oluşturmaları için öğrencilere rehberlik ediyor. Not, karne gibi standart değerlendirme ölçütlerinin geçersiz olduğu bu ortamda, her öğrenciye birebir danışmanlık yapılıyor. Sanatta yaratıcılığın öğretilip öğretilemeyeceği, deneyimin iletilip iletilemeyeceği konularını kendine dert edinen ve hazır cevaplar sunmaktansa soru üretmeyi teşvik eden P.A.R.T.S. “bütünselci” bir eğitim anlayışını benimsiyor. Müfredatta Avrupa ve Kuzey Amerika kökenli dans tekniklerinin yanı sıra yoga, shiatsu gibi uzak doğu kökenli yöntemler ve dans tarihi, sosyoloji, felsefe, anatomi gibi teorik dersler de bulunuyor.

Benim 14 Mayıs’ta izlediğim, yaklaşık yarımşar saat süren üç farklı koreografi de okulun bu eğitim yaklaşımını gözler önüne seriyordu. Gecede, anlatımsal-teatral yanı öne çıkan, hareket-aksiyon ilişkisinden yola çıkarak hareket arayışına giren, yer yer müzikal ve mizahi öğeleri kullanan çalışmalar art arda sergilendi. P.A.R.T.S’ın kurucusu Anna Teresa de Keersmaeker “kimseye dans etmeyi öğretemeyeceğini, ancak dansçıların ve dans hocalarının değişmesi, büyümesi, kendi hareketlerini bulması ya da bulamamasına aracılık edebileceğini” söylüyor. Koreografilere baktığımda da, okulun öğrencilerin kendi yollarını bulmasına katkıda bulunduğunu rahatlıkla söyleyebilirim…

(1) Çağdaş Dansın Yeni Nesli İstanbul’da,
Gurur Ertem,http://idansfestival.blogspot.com/.
(2) Gösteri sırasında dağıtılan metinden...

23 Nisan 2010 Cuma

…ALTIN ADIMLAR… “HALK OYUNLARI” CEPHESİNDE DEĞİŞEN BİRŞEY VAR MI?*

Berna Kurt, Temmuz 2008



Jüri Üyeleri
kaynak: http://www.altinadimlar.com/img/1juri_b.jpg

TRT 1’de 13 hafta boyunca yayınlanan “Televizyonların İlk Türk Halk Oyunları Yarışması” Altın Adımlar sona erdi. Halk Oyunları Federasyonu’nun desteğiyle hazırlanan; 13 dernek ve kurumun yarışmacı olarak katıldığı programda, ağırlıklı olarak yarışma formatlarından alışkın olduğumuz yöreleri izledik. Bununla birlikte; özellikle yarışma aralarında programın ritmini yükseltmek amacıyla çağrılan konuklar, Anadolu Ateşi’nden bölümlerden köçek danslarına, oryantale1 , Latin ya da sufi dansları..vd.ne uzanan çok farklı dans türlerini de sahnelediler.

Ben de, yıllardır kültürel çoğulcu bir perspektifle bu alanda çalışma yürüten bir grubun üyesi olarak, yarışmayı merak ettim ve mümkün olduğunca takip etmeye çalıştım. Hatta final programında sıkça duyurulan Türkiye Halk Oyunları Federasyonu yarışmasının bir gününü bile izledim. Çocukluk yıllarımda bu yarışmalara katılmıştım; sonrasında bu hakim yarışma anlayışına alternatif çalışmalar yürütmeye çalışırken, yarışmaları seyretmekten bile kaçar hale gelmiştim. Programın benim gibi “oyunculara” en büyük katkısı, ne olup bittiğini yeniden değerlendirme fırsatı bulmak oldu.

Peki neydi bir türlü değişmeyenler?:
Öncelikle Ömer Asan’ın 18 Mayıs’ta yine bu sütunlarda yayınlanan görüşlerine katıldığımı belirtmeliyim. Halk kültürlerinin yarıştırılmasına ben de pek bir anlam veremiyorum. Asan’ın da yazdığı gibi, bu yarışmalarda genellikle “…disiplin, itaat ve tektiplilik öne çıkarılıp oyuncuların inisiyatif kullanmaları engelleniyor… Dolayısıyla oyuncunun özgürce oynama ve kimliğini ifade etme hakkı elinden alınıyor.2 Sahnelenen oyunların “Türk Halk Oyunları” olarak ifade edilmesinin eksik olduğuna da kesinlikle katılıyorum. Bu ifade, halk oyunları piyasamızın ve milliyetçi söylemlerin -tarihsel- işbirliğinin en belirgin göstergesiydi;3 görünen o ki hâlâ da öyle…


Yarışmanın birincisi: HOYAT
kaynak: http://www.altinadimlar.com/gruplar.html

Milliyetçi söylemin yeniden üretimi…
Yaşar Çabuklu, -artık ne yazık ki yayınlanamayan Sempatik Dans dergisindeki- bir yazısında4 ; ulusların inşa edildiği 19. yüzyılda milli birliğin gücünü sergilemek için düzenlenen törenlerde sergilenen kitlesel jimnastik gösterilerinden bahseder. Disipline, itaate dayalı bir yurttaşlık idealini öne çıkaran bu gösterilerin bir amacının da; sınıfsal ve bölgesel farkların üzerini örterek, üniter bir ulus miti yaratmak olduğunu belirtir. Bu toplu gösterilerde birey kendini kaybetmekte; bir örnek, uyumlu bir kitlenin parçasına dönüşerek onun içinde eriyip gitmektedir.

Ülkemizdeki yarışmalarda da değerlendirme kriterlerinin en önde geleni “senkronizasyon”dur. Çalışmalarda “en iyi yapan” dansçı grubun önüne konur ve herkesin onun gibi yapması için saatlerce ter dökülür. Herkes birbirine benzediğinde hedefe ulaşılmıştır.

Türkiye Halk Oyunları Federasyonu’nun Yeditepe Üniversitesi’nde düzenlediği kulüpler arası yarışma bu çalışma sürecinin sonuçlarını bana tekrar hatırlatmış oldu: ödülleri kazananlar “tek vücutmuşçasına” dans edenlerdi. Federasyon Başkanı Mehmet Sertaç Demirtaş, ödül töreninde yarışma kriterlerinin kökten değişmesi gerektiğini ifade etti gerçi ama; ben bu tek tipleştirici-milliyetçi yaklaşım değişmedikçe kabul edilecek yeni kriterlerden de pek ümitli değilim açıkçası…


13 Temmuz 2008
Geleneksel Dal-Gençler Kategorisi finalinin birincisi Erzurum ekibi (Dumlu Bel. G.S.K) ve ödül töreni

Yarışmanın web sitesini tıkladığınızda karşınıza çıkan tanıtım filminde size şöyle sesleniliyordu: “Her yöresinden Anadolu’nun tüm renkleri… Anadolu’nun tüm sesleri ve ritimleri evinize geliyor….” Ancak belki renk ve ritim olmasa da dil körlüğü olduğu ortadaydı. Canlı icra edilen ya da kayıttan verilen tüm şarkılar Türkçe’ydi. Yarışmacılar aralarda kostümlerden…vs. bahsederken Yezidi", "Süryani" ya da "Kürt"lerin lafını açacak gibi oldular ama özellikle sunucu Korhan Abay durumu toparlamayı bildi. Yarışmanın en ilginç taraflarından biri ise, bir hafta gruplardan birinin semah gösterisiyle yarışmayı seçmiş olmasıydı.

Programın son haftalarında stilize oyunlarda zorlanan ekipler, jüri üyelerinin de teşvikiyle çareyi tiyatrallikte aradılar. Gösterilerini “hey!” diye bağırarak bitirmemek için küçük kurgular oluşturdular. Tabii muhtemelen oyunculuk meselesini daha önce gündemlerine almadıkları için de üç-dört günde çalışıp fazlasıyla kötü sergilemeler yaptılar. Jüri üyelerine sevimli görünmek için çalıştırıcılarının “gülümseyin” uyarılarına uydukları fark ediliyordu.

Yarışmacılar, jüri üyelerinin ifadesiyle “omuz omuza olmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde” akla ilk gelecek olanı denediler: bayraklar çıkarıldı: damatlar askere alındı; taze gelinler şehitlerin ardından gözyaşı döktü…vs. Böylelikle hakim milliyetçi-militarist söylemi –tabii ki sahne diliyle- yeniden üretilmiş oldular. Duygulanan jüri üyelerimizin yorumu “bu topraklarda yüzlerce yıldır takım oyunu oynanıyor” idi.


Hoyat’ın bir sahnesinin finali: …Cephede Mustafa Kemal…
kaynak: http://www.hoyat.info/images/Altinadimlar/denizli/14.jpg

Naz yapan, beşik sallayan, şehitlerin ardından ağıt yakan kadınlar…
Kadınlardan söz açılmışken; stilize bölümlerde, dansları daha iyi “kıvırdıkları” için ön plandaydılar. Ayrıca her zamanki gibi aşk sololarının naz yapan tarafıydılar. Düğün öncesinde damat adayı ve baba arasında sıkı bir pazarlık döndü; baba oğlanın sevgisinden emin olunca kızını verdi. Nihayet düğün günü naz yapan gelin, damat altınları gösterdikten sonra güzel yüzünü gösterdi. Kadınlar tabii ki başka işlevler de edindiler; hayatlarımızdaki -toplumsal cinsiyete dayalı- işbölümlerini hatırlattılar bize: erkek çalışır, kadın testiyle su getirir; jüri yorumuyla her zaman birbirini tamamlayan bu iki cins mütemadiyen “yardımlaşır”! Tabii ki sahnelenen benzetmeci oyunlarda kadınlarımız dua da ettiler, çocuk da baktılar, yemek de yaptılar…


kaynak: http://www.altinadimlar.com/fotogaleri.html

Ya bir şeylerin değişeceğini düşündürtenler?
Geleneksel bölümlerin hakkını veren ama stilize oyunlarda zorlanan oyuncularımıza jüri üyelerinin tavsiyeleri netti: sahne sanatlarıyla uğraşacak insanlar fiziğine dikkat etmelidir; bu iş genellikle 35 yaşında biter; günümüzde fiziksel kondisyon ve performans önem kazanmaktadır; bedensel ifade sorunlarının üzerine gidilmelidir…vs.

Anlaşılacağı üzere, bundan sonra, yarışmacıların -kurumları içinde sorun yarattığını belirtikleri- stilizasyon, tiyatrallik ve kurgu denemeleri; geleneksel yarışma formatına eklenmesi mümkün olan öğelerdir. Ve “halk oyuncu”larımız Anadolu Ateşi, Shaman gibi grupların yolunu açtığı formatla daha yakın alışverişlerde bulunacak ve “dansçı” olmaya başlayacaklardır.

Eğer bu şekilde yapılan işin bir “sahne sanatı” olduğu vurgulanıyorsa; bedensel ifadenin yanı sıra; dramaturji, oyunculuk, kurgu, ışık gibi tiyatral öğelerin gündeme gelmesi doğaldır. Eğer müzecilik, otantikçilik gibi anlayışları terk etme, kültürü dinamik bir unsur olarak kabul etme derdindeyseniz; sergilediğiniz danslara, kültürel ortamlara dair araştırma yapmak ve bir söz söylemek -dramaturjik yön berlirlemek- durumunda kalırsınız. Ya da birkaç iyi ilişki -dolayısıyla maddi kaynak- ve pazarlama stratejisiyle ayakta durmayı da seçebilirsiniz. Önünüzde takip edilecek gösteri formatları da var; bir sürü konservatuvar mezunu da böyle cesur girişimcileri bekliyor zaten.

Eğer bu niyetler bir şekilde sahne üzerine taşınacaksa; tabii ki yarışmaların değerlendirme kriterleri de değişime uğrayacaktır. Türk Halk Oyunları Federasyonu başkanı da bu farklılaştırma çabasının sinyallerini veriyor aslında. Ancak son döneme ait bu birkaç küçük gözlem, değişim sürecinin o kadar da kolay –ve dolayısıyla çabuk- yaşanmayacağını gösteriyor. “Folklor” her zamanki gibi bir mücadele alanı olmaya devam edecek, şimdilik görünen o…


* Bu yazı 21 Temmuz 2008'de Radikal gazetesinde yayınlanmıştır.

** Öğr. Gör. ve dansçı (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu)

1 Folklor alanında dönem dönem tartışılan ve pek de sıcak bakılmayan bu dans; programda jüri üyesi Öğr. Gör. Ahmet Demirbağ tarafından “100 senedir bu topraklarda yapılan bir dans; dolayısıyla bizim danslarımızdan biri” olarak tanımlandı.

2 Halk Oyunları Yarıştırılamaz!”, Ömer Asan,Radikal2: 18/05/2008: link

3 Bu konuda ayrıntı bilgi için bkz: Türkiye’de Folklor ve Milliyetçilik – Arzu Öztürkmen, İletişim Yayınları, 1998.; Kardeş Türküler Projesinde Yer Alan Danslı Sahnelerin Arka planı: Geleneksel Danslar Alanında Kültürel Çoğulcu Bir Paradigmanın Kısa Tarihçesi, Taner Koçak.
http://www.bgst.org/dans/arastirma.asp?id=3&bn=1&righthtml=kt_dans.

4 Nazi Döneminde Toplu Beden ve Dans Gösterileri, Yaşar Çabuklu, Sempatik Dans Aylık Dans Kültürü ve Beden Sanatları Dergisi, s: 3, Mart 2006; sf. 40-43.