Dans Çalışmalarından Notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dans Çalışmalarından Notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2022 Salı

Walking the Same Road / Fragments from Two Women’s Transnational Collaboration on Belly Dance

Berna Kurt, Tümay Kılınçel

September 2022 

Sevi Bayraktar/Mariama Diagne/Yvonne Hardt/Sabine Karoß/Jutta Krauß (eds.), Tanzen/Teilen - Sharing/Dancing (5-8): 313-321. Bielefeld: transcript Verlag. Book DOI: https://doi.org/10.14361/9783839462379-toc, Online ISBN: 978-3-839

https://www.transcript-verlag.de/chunks/media/ePDFs_chunks/bis%206399/9783839462379/9783839462379-018/9783839462379-018.pdf?













28 Eylül 2021 Salı

we ♥️ 2 raqs


Dramaturji: Berna Kurt
Kasım 2021


TEAM:

Artistic Director: Tümay Kılınçel

Dance Performance, Co-Choreography: Dina Abdelhafez, The Darvish, Lia Pavlidis, Zadiel Sasmaz, Marilyn Nova White

Musical Direction, Music Production, Singing: Leila Moon

Percussion: Sultan Kara

Kanun: Dima Dawood

Dramaturgy: Berna Kurt

Light Design, Technical Direction: Catalina Fernandez

Light Technique: Raquel Rosildete

 

Costume Design: Kathi Sendfeld

Costume Designer, Fashion Stylist: Merve Çelikyurt

Expert Advisor: Nora Amin

Photo Documentation: Ute Langkafel

Film, Video Documentation: Katharina Seibt

 

Production: Franziska Schmidt, Annina Birrer

 

 

SHOWS:

HAU - HEBBEL AM UFER BERLIN

Wednesday, 24. November 2021, 19:00 Premiere

Thursday, 25. November 2021, 19:00

Friday, 26. November 2021, 19:00

Monday, 27. September 2021, 19:00

 

 

“we  2 raqs” is a choreographic performance group work that deals with the dominant images and techniques of the so-called “belly dance” or “oriental dance”. The dance technique of raqs is used to negotiate and deconstruct orientalist and colonial image structures.

 

After the solo work “Dansöz”, dancer and choreographer Tümay Kılınçel and dramaturg Berna Kurt continue their collaboration on raqs dance, this time working with various perspectives of the dancers.

 

Together with five very different dance performers from the dance genres of so-called classical oriental dance, so-called tribal fusion and american tribal style, fusion, voguing, baladi and contemporary dance, a collective raqs body is to be created. With the impressive and strong performers Dina Abdelhafez, The Darvish, Lia Pavlidis, Zadiel Sasmaz, Marilyn Nova White, the theatre be shaking with a contemporary raqs dance mix.

 

The live band trio plays, sings and drums the music for raqs and other sounds on stage. The trio are: Kanun player Dima Dawood, percussionist Sultan Kara, musical director, music producer and vocalist Leila Moon. In the “we  2 raqs” they come together as a live band trio for the first time.

 

With music, movement and images, the aim is to create an performance that recontextualizes raqs as a feminist, self-empowering practice and celebrates different femme identities on the theatre stage. “we  2 raqs” aims to detoxify the so-called “belly dance” or “oriental dance” and make it visible the “raqs” as an art form by tickling audience minds and setting them in motion.

 

A production Tümay Kılınçel in co-production with HAU – Hebbel am Ufer Berlin,  Künstlerhaus Mousonturm, Forum Freies Theater Düsseldorf and Kaserne Basel.
With the kind support of the Senate Department for Culture and Europe; the Kunststiftung NRW; the NATIONALEN PERFORMANCE NETZ Koproduktionsförderung Tanz,  supported by the Beauftragten der Bundesregierung für Kultur und Medien; the Ministerium für Kultur und Wissenschaft des Landes NRW; the NRW Landesbüro Freie Darstellende Künste; the Stadt Frankfurt am Main – Dezernat für Kultur und Wissenschaft; the Hessisches Ministerium für Wissenschaft und Kunst; the Kulturamt der Landeshauptstadt Düsseldorf and the Fachausschuss Tanz & Theater BS/BL.

 

4 Eylül 2019 Çarşamba

DANSÖZ



Artistic Direction & Performance: Tümay Kılınçel
Dramaturgy: Berna Kurt
Outside Eye: Sherin Hegazy 
Music Design & Live Music: Leila Moon
Lightdesign: Camilla Vetters & Jost von Harlebem
Technical Director: Jost von Harlebem
Production: Eva Kern

Trailer: https://vimeo.com/368172457

Premiered in Treibstoff Festival: https://www.treibstoffbasel.ch/produktionen/dansoez

Dansöz Team's Talk about Audience Feedbacks: https://www.youtube.com/watch?time_continue=18&v=KaaZPkjHBGY


The project Dansöz aims to locate ‘oriental dance(s)’ as a serious dance genre in the Western European art landscape and to develop an artistic positioning to it. The ‘belly dance’ is its central motif, including, among other things, the orientalist, eroticized and exoticized image of women and its detoxification from a feminist perspective. The aim is to create a space and a language of self-empowerment based on the ‘belly dance’ style and to bring it to the agenda of the dance scene as a ‘serious’ and/or ‘artistic’ and emancipated dance genre.

...........

Dansöz projesi ‘oryantal/doğulu dans(lar)ı Batı Avupa dans sahnesine ciddi bir dans türü olarak taşımayı ve bu dans türüne yönelik sanatsal bir konumlanma üretmeyi amaçlıyor. Temel motifi, ‘göbek dansı’nda öne çıkan oryantalist, erotikleştirilmiş ve egzotikleştirilmiş kadın imgesini feminist bir perspektifle ‘arındırmak’. Hedefi, ‘göbek dansı’nı temel alan bir güçlenme alanı ile dili yaratmak ve bunu dans sahnesinde ‘ciddi’ ve/ya ‘sanatsal’ ve özgürleştirici bir dans türü olarak gündeme getirmek.

24 Eylül 2018 Pazartesi

we’r’dansöz


Tümay Kılınçel, Baly Nguyen, Berna Kurt, Hiba Shammout
14.07-10.08.18, theater im ballsaal, Bonn


We’R’Dansöz” is a research project dealing with the ‘belly dance’ which has always been a subject of orientalist approaches. But since that ‘female dance’ genre has a very different tradition in itself, it can also be a medium of self-empowerment for women. Some basic departure points of this research can be considered as the creation of an individual movement language based on belly dance technique, deconstruction of orientalist – erotic and exotic- female body images, sound improvisations based on silencing or cry -victimization or activism. Dealing with the power relations in artistic and social spheres, this collective women’s project can be medium of breaking some stereotypes and presenting a process outside the “normal” choreographic production framework.




Açık Radyo - Çıplak Ayaklar'la Dans programı ses kaydı için bkz. 
https://m.soundcloud.com/ciplak-ayaklarla-dans/ciplakayaklarla-dans-berna-kurt-werdansoz-05092018

22 Mart 2013 Cuma

Bir 8 Mart da Böyle Geçti...



Berna Kurt


Bu sene de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle bir dolu etkinlik yapıldı. Kadınların hak arama mücadelelerini simgeleyen bu tarihsel günün içini boşaltma, sevgililer günü gibi ticari bir gün haline getirme girişimlerini dışarıda bırakırsak; farklı toplumsal cinsiyet perspektiflerini tartışmaya açan ve kadın hareketine yeni bir enerji, yeni bir nefes aşılayan bir sürü etkinlik eş zamanlı olarak gerçekleşti. Ben de bunların bir parçası oluverdim. İstanbul’da, ve Diyarbakır’daki çalışmalar vesilesiyle; hem dans edip, çalıştırıp deneyimlerimi paylaştım hem de yeni dostlar edindim.

Boğaziçili Kadınlarla “Kucaklaşma”:

BGST Dansçıları’ndan iki arkadaş, Sinem (Şekercan) ve ben bir süredir sahneleme çalışması yürütüyorduk. İki kadının icracı olacağı bir sahne yaratma fikriyle yola çıkmıştık ve Kardeş Türküler’in Çocuk (H)aklı albümündeki Derdo Derdo (Derttir) adlı Kürtçe şarkı üzerine çalışıyorduk. Beraber geçirdiğimiz bu güzel yolculukta, BGST Dansçıları’nın daha önceki bir çalışmasının deneyimlerinden, Alevilerdeki musahiplik geleneğinden ve “Kadınsız Alevilik” tartışmalarından besleniyorduk (1).  Zamanla temamız iki kadının yol arkadaşlığı oldu ve kadınların musahibini -ya da “yol arkadaşı”nı- bizzat kendilerinin seçtiği bir kurgu oluşturduk. Bir ritüel ya da semah sahnesi oluşturmaya çalışmamakla birlikte, temel hareket malzememiz yine semahlar, semahlardaki kucaklaşmalar ve BGST’de yıllarca bu malzemeden hareketle yaptığımız doğaçlamalar oldu. Atölyede de semah kucaklaşmalarını temel alalım, 8 Mart’ta kadınlar olarak bir araya gelelim ve kucaklaşalım dedik. Ve son süreçte, diğer yol arkadaşlarımızın, Songül Tuncalı ve Seteney Koz’un da desteğini aldık.

“Kucaklaşma” adını verdiğimiz bu performans ve atölyeyi Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü’nün (BÜKAK) 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri çerçevesinde, Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü (BÜFK) ile BÜKAK’ın ortak bir etkinliği olarak gerçekleştirdik.



O gün, BÜKAK’ın bir başka etkinliği olan Türkan Şoray’la sohbet ve imza gününün hemen sonrasında buluşan yaklaşık 25 kişiydik. Ağırlıklı olarak üniversite öğrencisiydi katılımcı kadınlar; kucaklaşmaya hazırdılar, istekliydiler. Diğer kadın arkadaşlarımız ile annem de seyretti bizleri, heyecanımıza ortak oldu. Eski dostlar buluştuk yıllar sonra, yeni arkadaşlar bir araya geldik; tanıştık, sohbet ettik, kucaklaştık. Sinem ile birlikte gösterdiğimiz semah adımları ile kucaklaşma figürleri çabucak öğrenildi. Atölye öncesinde hazırladığımız basit sahne akışını hemen uygulayıverdik. Kadınlar olarak bir araya gelmenin, hep “birlikte” olmanın mutluluğunu yaşadık…

Diyarbakır’la Buluşma:

Atölye-performanstan üç gün sonra Diyarbakır’daydım. Dans sahnesinde toplumsal cinsiyet rolleri temalı seminer, çeviri gibi çalışmalarızı internetten takip eden Kemal Ciwan Işık beni bu şehre davet etmişti. 2009 yılında Diyarbakır’da ilk tango çalışmalarını başlatan ve zamanla bu faaliyetleri “Tango MED Dans ve Sanat Merkezi”(2) adıyla kurumsallaştıran Işık, burada dansı toplumsal ve siyasal bağlamlarıyla birlikte ele alan etkinlikler düzenlemeyi misyon edinmişti. Her sene 8 Mart haftasında dans ve kadınlar üzerine akademik sunumlar düzenliyordu ve ben de üçüncü konuk olacaktım. 10 Mart’ta gerçekleştirdiğimiz “Dans Sahnesinde Kadınlar ve Feminist Yaklaşımlar” başlıklı sunum ile sohbet işte böylesi bir çerçevede gerçekleşti.



Bu sefer dansla farklı düzeyde ilişki kuran kadınlar ve erkeklerden kurulu bir toplulukla birlikteydim. Pazar günü için oldukça erken olabilecek bir saatte buluşmuştuk. Ama sabah mahmurluğu hemencecik geçiverdi. Kahvaltı sonrasında sohbete katılanların enerjisi; öğrenme, tartışma ve paylaşma hevesleri bana da geçti. Saray balelerinden günümüze kadar uzanan tarihsel süreçte, kadınların dans sahnesinde konumlanma biçimlerine dair hazırladığım bol video’lu ve fotoğraflı sunum sırasında ve sonrasında soruların ve görüşlerin paylaşıldığı, fazlasıyla interaktif bir sohbet gerçekleştirdik. Sohbetten sonra da, Tango MED’deki bir dans dersine konuk oldum. Daha sonra da birlikte Diyarbakır’ı gezdik.

Bu iki etkinliğin hazırlıklarıyla birlikte yarattığı yorgunluğum çabucak geçiverdi; çünkü tam da istediğim olmuştu: hem kendi deneyimlerimi paylaşmış, hem de yeni fikirlerle ve dostluklarla buluşmuştum. 8 Mart’ın bir anlamı da bu değil miydi zaten: “birlikte”likler kurmak, paylaşarak büyümek, kendi çizdiğin “yol”u yeniden değerlendirme fırsatı bulmak…

NOTLAR:

1) BGST’de daha önce yürütülen çalışma notları için bkz. http://bgst.org/alevi-calismasi. Ayrıca “Kadınsız Alevilik” temalı tartışma için bkz. Şehriban Şahin Kaya, “Kadınsız Alevilik”, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1044342&CategoryID=42, 27 Mart 2011 ve Hatice Kızılyıldız, “Kadınsız Alevilik Hakkındaki Yazıya Yanıt”, http://www.gomanweb.org/index.php/yazarlar/gomanweb-yazarlar/160-hatice-k-z-ly-ld-z/928-kadinsiz-alevilik-hakkindaki-yaziya-yanit, (bu web sitesinde yayınlanma tarihi: 23 Eylül 2012).
2) bkz. http://www.tangomed.com/.

18 Mart 2013 Pazartesi

Beden ve Ses… Dans ve Müzik… Gelenek ve Yaratıcılık


Berna Kurt

Yaklaşık üç aydır, ağırlıklı olarak BGST Dansçıları ile KeKeÇa üyelerinden oluşan on beş kişilik bir grup olarak beden müziği ve dans çalışması yürütüyoruz. Oldukça farklı müzik ve dans arka planlarına, çalışma ve sahneleme alışkanlıklarına sahip, farklı yaş ve deneyimlerden dansçılar ve müzisyenler olarak haftada bir ya da iki gün bir araya geliyoruz.
Bu çalışmanın başlangıç aşamasında, kurguladığımız çerçevenin çeşitli imkânlar barındırdığını düşünmüş ve notlar almıştım. Süreç içinde hem beklentilerimin süreklilik taşıdığını hem de yavaş yavaş pratiğe geçmeye başladığını fark ettim. Bu imkânlar şöyle sıralanabilir:
- Dans/hareket dramaturjisi anlamında farklı olanaklar sunuyor: dans kurgusu açısından, alışılageldik “müziğe eşlik etme”, “müzikten bağımsız hareket etme” ya da “müziksiz hareket etme” çerçevelerinin dışında, bağımsız bir alan açıyor;
- Müzik ve dansın etkileşim yollarını çeşitleme imkânı sunuyor,
-  Geleneksel dans, beden müziği ve beden perküsyonu formlarının çeşitlenebileceği ve geliştirilebileceği deneysel bir çalışma ortamı oluşturuyor,
-  Taklit ederek, çalıştırıcılarla birlikte yaparak, yani “yaparak öğrenme” süreci sayesinde beden hafızasının gelişmesini sağlıyor,
- Ağırlıklı olarak doğaçlamaya dayandığı için yaratıcılığın gelişmesine katkıda bulunuyor,
- Sahneleme aşamasında, seyirciyle etkileşim ve katılımcılık olanaklarını arttırma potansiyeli barındırıyor, (KeKeÇa’nın zaten bu tür çalışmaları var:)
- Çerçeve sahne dışında da kolaylıkla icra edilebilecek, kolay taşınabilir bir sergileme formu oluşturma imkânı sunuyor.

Çalışmalarımızın ilk aşamasında, birikimlerimizi paylaşmaya yönelik bir çerçeve kurmuştuk: müziğin ritmi ve tartımını sayma ve yazmaya yönelik çalışmalar; bedeni ısıtma, esnetme ve dansa hazırlamaya yönelik egzersizler; temel beden perküsyonu egzersizleri(1); içinde yaşadığımız coğrafya ve yakın bölgelerin dans ve hareket geleneklerinin ritimleriyle ve tartımlarıyla birlikte öğrenilmesi(2)… vd. Son haftalarda bu tür temel eğitim çalışmalarını sürdürmekle birlikte, farklı bir aşamaya da geçmiş durumdayız. Kişisel hazırlıklarımızı ya da doğaçlamalarımızı topluca çalışarak geliştiriyoruz:
1)   İki çalışma arasında, yani boş zamanlarımızda yaptığımız hazırlıkları –çalışma terminolojimizle “ödevlerimizi”- paylaşıyor, sonra da hep birlikte çalışarak geliştiriyoruz ya da,
2)   Çalışmanın bir bölümünü doğaçlamalara ayırıp, bunları sergiliyor; ritim ve tartımlarını yazarak deşifre ediyoruz. Sonra da hep birlikte icra ediyor ve –bazen gruplara ayrılıp kanon yaparak, bazen de basit koreografiler eşliğinde- çeşitli düzenlemeler yapıyoruz.
Ağırlıklı olarak belli bir ritim ve tartımda, “izlenebilir ve dinlenebilir” nitelikte doğaçlamalar yapıyoruz. Bunları sergiliyor ve videoya kaydediyoruz. Çalışma notlarımızdan alıntıyla, denemelerimiz “‘çalma-oynama’ arasında geniş bir yelpazeyi içeriyor: çalma / çalarak oynama / oynayarak çalma / oynama… vd.” Bu yelpaze içinde tek bir kategoriye sadık kalmaya çalışmıyoruz; çalma-oynama arasındaki denge kişisel istek ve eğilimlere, ortama, anlık paslaşmalara -belki de şans faktörüne- bağlı olarak değişkenlik gösterebiliyor.
Ben ise doğaçlarken genellikle beden perküsyonu egzersizlerini, geleneksel danslarla bütünleştirmeye çalışıyorum. Bu esnada, kaçınmaya çalıştığım iki eğilim olduğunu fark ettim:
1) Eklektisizm: beden perküsyonu egzersizlerinin ritim-hareket kalıpları ile geleneksel dansların yapısını estetik bir bütünlük gözetmeden bir araya getirmek (aslında hem bedenen yabancılaşmayacağım hem de bu tür dansları seyretmeye alışkın bir seyirciye tuhaf gelmeyeceğini düşündüğüm bir bütünlük oluşturmaya çalışıyorum).
2)  Hareketsizlik: deneyimlediğim kadarıyla beden perküsyonu egzersizleri genellikle sabit bir yerde, geniş bir mekân kullanımı gerektirmeden yapılacak şekilde tasarlanmış. Kollar, parmaklar, ayaklar, dizler, kalça… vd. arasındaki geçişlerdeki akışkanlık sınırlı olabiliyor. İşte dansçının yaratıcılığı ve katkısının tam da bu aşamada devreye girebileceğini düşünüyorum. “Hareket”in tanımı oldukça geniş tabii ki; ama en azından ben fiziksel olarak hem mekân hem de beden kullanımını genişleten bir hareket diline ihtiyaç duyuyorum.
Tabii ki bunlar benim kişisel eğilimlerim, güzel? ya da doğru? olan değil. Yollar ve yönelimler fazlasıyla çeşitli. Farklı yönelimlere sahip bu tür denemeleri geliştirmek, bir araya getirmek, sahne üstünde “anlamlı kılmak” ise başka bir maharet gerektiriyor.
Çalışmada şimdilik, atölye benzeri çalışmalarla başka birçok kişiyle paylaşılabilecek “ham” malzemeler birikiyor ve sahne üstü üretime yönelik ipuçları oluşuyor. Yaratıcı bir enerjinin oluştuğu çalışmada -dead-line’lar ve prodüksiyon sınırlamaları da olmadığı için- katılımcıların ihtiyaçlarını gözeten, eğitselliği genişçe bir döneme yayan bir ilerleyiş söz konusu. Yakında çalışma sürecini topluca değerlendireceğiz. Bundan sonraki süreci nasıl kurgulayacağımız; sahnelemeye yönelik nasıl bir hareket noktası, üslup, dil, kurgu, dramaturji… vd. oluşturacağımız da böylelikle netleşmeye başlayacak…

NOT-1: Yazıya katkıları için Timuçin Gürer ve Levent Soy’a teşekkürler…

NOT-2: Sırasıyla, görsel kaynaklar:
1) bir dans çalışması notumuz (tahtamız),
3) bir beden perküsyonu çalışması notumuz (tahtamız).

17 Şubat 2012 Cuma

“UCUBE” POLİTİKALAR, UCUBE SÖYLEMLER ve “U.C.B”






Söyleşi: Berna Kurt, 17 Şubat 2012
(BGST Dansçıları’nın “U.C.B” dans gösterisi üzerine, gösterinin koreograf ve dansçıları Banu Açıkdeniz, Gülcan Küçük ve Levent Soy ile...)



2011 yılında Taksim Maya Sahnesi'nin düzenlediği dans günlerinde sahnelediğiniz 10 dakikalık dans gösterisini arka plan çalışmalarıyla destekleyerek ve geliştirilerek sergilediğinizi söylüyorsunuz. Bu çalışma ve üretim sürecinden, iş bölümlerinizden, yani işin mutfağından başlayalım…
Levent: Önce okuyucuyu aydınlatmak için, sorduğun soruyu biraz açayım. 2011 Dünya Dans Günü’nde, Maya Sahnesi’nde kısa dans gösterileri sergilenecekti. Biz de BGST Dansçıları olarak, yine BGST’nin işlettiği bir sahnede dans gününde yer almak istedik. O dönem, başbakanın kendi beğenisiyle “yıkılsın” diye buyurduğu bir heykel sıcak gündemdi. Kardeş Türküler’in yine o dönem çıkan “Çocuk Haklı” albümüne Arto’nun “Öcü” adlı kısa doğaçlaması eklenmişti.
Söz konusu heykele dönük politik/estetik görüşümüz ne olursa olsun, iktidardaki bir politikacının siyasi gücünü kullanarak bir sanat eserini yok etmeye çalışması, biz sanatçılar için kabul edilemez bir durum oluşturuyordu. Dolayısıyla, Dünya Dans Günü, “sanatsal olarak bu yaşananlara nasıl bir cevap üretebiliriz?” diye düşünürken geldi. Biz de, “biz sanatçılar olarak ne çok politikaya ucube diyebiliriz” diye yola çıktık.
Üçümüzün son dönem yoğunlaştığı alan çalışmaları var, ben Doğu Karadeniz danslarıyla, Banu Rum danslarıyla, Gülcan da Mardin (Kürt, Arap, Süryani) danslarıyla bir süredir haşır neşiriz. İşbölümü doğrudan bunun üzerine kuruldu diyebiliriz.
Gülcan: Yürüttüğümüz bu alan çalışmalarını sadece dans araştırması olarak yapmıyoruz. Seçtiğimiz bölge üzerine dans, müzik, kültür araştırmaları yapıyor ve bölgeye, orada yaşayan halklara ait tarihsel, güncel konular üzerine de bir çalışma yürütüyoruz. Dolayısıyla U.C.B’de kullandığımız dans ve müzikler genel olarak bu alanlardan çıktı; belirlediğimiz temalar da şunlar oldu: “mübadele”, “hidro elektrik santraller (HES)” ve “savaş ortamında büyümek zorunda kalan çocuklar”.
Levent: Bu temalar çerçevesinde okuma çalışmaları, görüşmeler yaptık ayrı ayrı. Bunları hem birbirimizle, hem de BGST’den diğer arkadaşlarla paylaştık, tartıştık. Sahnelerin kurgulanmasında, doğaçlanmasında, işbölümü açısından çok net bir farklılık olduğunu söyleyemem. Tabii ki, ayrı ayrı uzmanlaştığımız alanlarda, biraz daha fazla sorumluluk alındığını da not edelim.
Çalışmanın sahne üstü son görüntüsü oluşurken; üç kişi olarak, üç kişilik bir gösteri çıkarmanın zorluğunu hissettik. Kendi başımıza sahneleri detaylandırmakta ya da dağınıklıkları toparlamakta yetersiz kaldık. Üçümüz de sahnedeyken, sahneyi değerlendiremiyoruz; birimiz sahne önüne geçse, geriye kalan iki kişiden sahne oluşmuyor. Bu noktada, ön sahneler diyebileceğimiz “ucube” sahnelerinde Tiyatro Boğaziçi’nden Cüneyt Yalaz’dan, diğer sahneler ve akış konusunda da BGST Dansçıları’ndan Berna Kurt’dan yardım aldık; teşekkür ederiz Berna (gülüşmeler).

Hepiniz öğrencilik yıllarında Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nde (BÜFK), daha sonra da Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nda (BGST) çalışma yürüten dansçılarsınız. Üyesi bulunduğunuz, BGST Dansçıları adıyla bilinen topluluk daha çok Kardeş Türküler projelerindeki danslı sahnelerle tanınıyor. U.C.B gösterisi, bu sanatsal-kuramsal birikimin neresinde duruyor? Nasıl bir ihtiyaçtan yola çıktınız ve orta-uzun vadeli istekleriniz, planlarınız neler?
Levent: Bu gösteri bahsettiğin birikimin hem tam göbeğinde hem de tümüyle ayrı bir yerde duruyor. Genellikle temel dans eğitimimiz olan yerel danslardan yola çıkıp belli bir derdi/temayı ele alarak dans sahneleri hazırlıyoruz Kardeş Türküler gösterilerinde de. Bunların bir kısmı bizim öbek formu dediğimiz, bir kaç şarkının, şiirin…vs. birleşiminden oluşan uzun sahneler olabiliyor.
Bununla birlikte Kardeş Türküler’in danslı gösterileri için çok fazla fırsat çıktığı söylenemez. En çok yılda bir kaç kez sahne alabiliyoruz. Bunun hem kadrodan kaynaklı, hem de teknik/organizasyonel gerekçeleri var tabii.
Ancak 45 dakikalık bir gösterinin tümüyle üç dansçıdan oluşması ise, mevcut birikimimizi oldukça zorluyor. Çünkü dans sahnelerinde belirli ifadeler oluşturma konusunda, kalabalık bir sahne üstünün de avantajları büyük. Bu gösteride bu eksiği kapatmak için dans tiyatrosu birikimlerimize biraz daha yüklendik diyebiliriz; bir de ayrı ayrı hazırladığımız solo sahnelere.
Nasıl bir ihtiyaç sorusuna gelince, profesyonel dansçılık iddiası var ise, daha sürekli bir sahneye çıkma gereksinimi oluyor. Bir süredir bunun eksikliğini yaşıyorduk zaten. Eğer hâlâ icracı olma iddiası varsa, sadece eğitmenlik yaparak profesyonel dansçı olarak tanımlayamıyor insan kendini.
Banu: Folklor Kulübü’ndeki çalışmalardan itibaren aslında bizim daha yatkın olduğumuz şey genellikle kalabalık dans gruplarıyla, sahnede ışığıyla, müziğiyle, kostümüyle bir atmosfer oluşturmak. Kalabalıkları dansın “show” niteliğini kuvvetlendirmek için değil, yaratmak istediğimiz atmosferi kuvvetlendirmek için kullandık hep. Bunun yanında her zaman solo formlar da bizim koreografik anlayışımızda yer buldu. Hem sahne üstündeki estetik seviyeyi artırmaya hem de bireysel gelişime yol açmaya hizmet etti bu. Buradaki, aslında alışık olduğumuz sahneleme biçiminden çok daha farklı. Çok daha küçük bir salonda, üç kişi, sahne üstünde bir etki yaratmak istediğinizde, çok daha farklı bir hareket biçimi ve koreografiik mantık kullanmanız gerekiyor. Bu durum çalışma sürecinde bizi bayağı zorladı. Levent’in de dediği gibi, tiyatral ifadeye ağırlık veren “ucube” diye adlandırdığımız sahne başlangıçları belki biraz da bu ihtiyaçtan ortaya çıktı. Seyirci sahneye çok yakın olduğundan, hareketlerin büyüklüğü ve yoğunluğunun seyirciyi yorması gibi bir risk de vardı, bu riski de en aza indirmeye çalıştık. Bir yandan da mekânın doğası gereği, önceki çalışmalarımızdan da alışık olduğumuz solo formlar bu gösteride daha kolaylıkla yer buldu.

U.C.B dans, tiyatro, müzik ve video gibi alanlardan beslenen, üç bölümlük bir gösteri. Bu bölümlerde nasıl bir dramaturjik yönelim benimsediniz ve seyirciyle ne tür bir ilişki kurmayı hedeflediniz? 25 Ocak’taki première’den sonra ne tür tepkiler aldınız?
Levent: En başta ifade etmiştim. Gösteri aslında bugüne kadar çocukluktan itibaren dinlediğimiz, yaşadığımız ve bu ülkenin insanları için değil, onların aleyhindeki bir takım politikalara karşı sanatımızla karşı durmaktan ibaret. Bu politikaları üretenler, her gün bu politikaları pervasız olarak dile getirirken, bu politikalara muhalefet yapmak isteyen insanları reel anlamda hukuk dışı ya da kendi hukukları dahilinde cezalandırırken, biz sanatçı olarak bir ses çıkarmayı hedefledik.

Geleneksel dansların müzikle organik bir bağı var. Çağdaş dans alanındaki üretimlerde ise müzik sahnenin ikincil bir unsuru olabiliyor ya da hiç müziksiz gösteriler de yapılabiliyor. Siz halk dansları geleneğinden gelen dansçılar olarak, yıllarca canlı müzik eşliğinde dans ettiniz. Bu gösterinizde ise kayıt müzik kullanıyorsunuz. Bu değişiklik üretim sürecinizi nasıl etkiledi?
Levent: Çok rahatladık, artık sahnede müzik hata yapacak diye bir kaygımız kalmadı (gülüşmeler). Şaka bir yana, müzik bu gösteride de temel bir unsur bizim için. Zaten kullandığımız müzikler de oldukça çeşitli oldu. Bazı şarkılar şimdiye dek yayınlanmış çeşitli sanatçıların albümlerinden. Bazı şarkılar müzik direktörümüz Orçun Yıldırım tarafından düzenlendi; doğaçlama bölümler eklendi ve stüdyoda özel olarak kaydedildi. Bazı bölümlerde ise, bilgisayar başında çeşitli ses efektlerini düzenledik; ya da “ucube” sahnelerinde olduğu gibi, müzik ve konuşmaları montajladık.
Üretim sürecinde bu çeşitlilik, doğaçlama evrenimizi genişletti diyebiliriz. Çünkü gösteride, az önce söylediğim gibi, farklı sound’da müzikler kullanmış olduk. Bu da dans yorumlarımıza yansıdı.
Banu: Kayıt müzik kullanmak bundan önceki üretim biçimimizin dışına çıkmak için gerekliydi bir bakıma. Belli bir sound ortaklığı yakalama derdiniz yine var, ama kullanacağınız müzik malzemesi konusunda çok daha özgür oluyorsunuz; bu da dansçı olarak sizi rahatlatıyor bir anlamda. Ama bir yandan da bence canlı müzik eşliğinde dans etmek tabii ki her zaman çok güzel. Bu tarz gösterilerde de, belki kalabalık bir orkestra değil, ama tek bir enstrüman eşliğinde solo dans formlarına yer vermek de güzel olabilir. U.C.B için de böyle fikirlerimiz var.

Çalışmalarınızda kültürel çoğulcu bir perspektifin biçimlendirdiği kimlik ve hak talepleri, ifade özgürlüğü sorunları ön plana çıkıyor. Hareket kalitesini, icra düzeyini geliştirmeye yönelik çalışmalarınız dışında bu perspektifi geliştirecek ne tür çalışmalar yapıyorsunuz? Bir gününüz nasıl geçiyor örneğin?
Levent: Aslında öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, günlük haberleri takip edip, köşe yazılarını okuduğunuzda, bunları bir araya getirip biraz tartıştığınızda, perspektif bakımından hiçbir sıkıntınız kalmıyor. İki aylık çalışma döneminde, kaç defa günlük gelişmeler yüzünden neredeyse bitmiş olan bir sahneyi acaba değiştirsek mi, falanca konuyu mu ele alsak, diye tartıştığımızı sayamam. Yani bu topraklarda ucubeler hiç bitmez. Biz bunu çeşitleye çeşitleye ölene kadar gideriz korkarım.

Dans formasyonunuzun temelinde geleneksel danslar/halk dansları eğitimi bulunuyor. Dans ve sahne çalışmalarınızda, doğaçlamalarınızda, hareketleri yorumlarken diğer dans türleriyle nasıl bir alışverişiniz oluyor? Doğaçlamalarınızı değerlendirirken kullandığınız ortak kriterler var mı?
Levent: Doğaçlama aşamasında kişisel eğilimler ve fiziksel özellikler/farklılıklar tabii ki ön plana çıkıyor. Aslında bu konuda çok temel bir ortak kriterimiz var: “ürettiğimiz dans sahnede oluşturmak istediğimiz ifadeyle çelişiyor mu, yoksa onu destekliyor mu/geliştiriyor mu?” Eklektik kalmadığı, bir yetenek sergilemesine dönüşmediği sürece, sahne üstü ifadeyi güçlendirecek her forma becerimiz ölçüsünde açığız. Tabii grup halinde icra ettiğimiz danslarda üçümüzün de birlikte icra edebileceği hareketlerde karar kılmamız gerekiyor. Yani OBEB: Ortak Bölenlerin En Büyüğü, grup hareketini belirler.
Gülcan: Üçümüz için de, dansçılık eğitimine ciddi olarak başladığımız yer Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü. Levent’in kulübe girdiği yıllarda oluşturulmaya başlanan eğitim geleneği orada hâlâ devam ediyor ve ben mesela orada eğitmenlik yapmaya devam ediyorum. Bu eğitim geleneği içerisinde geleneksel danslar tabii ki merkezi oluşturuyor. Bu dans formlarını bazen sadece formasyon amaçlı kullanıyoruz; örneğin bir Kafkas çalışması dansçılığı ciddi şekilde geliştiriyor, sahne üzerinde birebir Kafkas danslarını kullanmasak da eğitim sürecinde oldukça fazla başvuruyoruz. Geleneksel dans dışında dönemsel olarak çalıştığımız farklı disiplinler oldu ve oluyor: çağdaş dans, hip hop, yoga, bale, beden farkındalığı… gibi ama bunlar daha çok dönemsel oluyor. Her dönem eğitim çalışmalarında mutlaka yer verdiğimiz, tiyatrocularla birlikte yürüttüğümüz temel oyunculuk çalışmaları bizim çalışmaların vazgeçilmezi. Mezun olduktan sonra da bu çalışmalara devam ediyoruz. Mesela Banu ve ben şu anda Tiyatro Boğaziçi’nin Otobüs oyununda oynuyoruz.

Yurt içinde ya da yurtdışında yürütülen ne tür performatif, kültürel, kuramsal çalışmalardan; kişi ya da topluluk ve akımlardan etkileniyorsunuz?
Banu: Bu soruya net bir cevap vermek biraz zor. Yurt içi ya da dışından izlediğimiz gösteriler, takip ettiğimiz kişiler, gruplar kesinlikle yaratıcı faaliyeti etkiliyor, ama spesifik olarak şu grup ya da şu kişi diyemeyeceğim. Bence izlediğimiz gösterilerden, filmlerden, dinlediğimiz müziklerden sanatla uğraşan herkes gibi biz de etkileniyoruz. Bu biraz da sezgisel ilerleyen bir süreç oluyor sanırım.
Gülcan: Bizim sanat çalışmamızı en çok etkileyenler, video’larını izlediğimiz yerel sanatçılar/üstatlar sanırım. Dans taraması yaparken, youtube’da ya da görüşmelerden elimize geçen düğün kayıtlarında öyle dansçılar oluyor ki… Dans etme biçimi, pisti kullanma şekli, seyirci ile kuruduğu ilişki, aksiyon geçişleri ile örnek aldığımız, hatta birebir taklit etmek için uzun süre çabaladığımız bir sürü sanatçı var.
Levent: Evet, bunlar isimsiz sanatçılar. Ya da gerçek anlamda amatörler. Buradan yerel dansta otantik denen form anlaşılmasın. Tanık olduğumuz, ellerinden tutup yan yana dans ettiğimiz ya da görüntülerini izlediğimiz nitelikli amatörler aslında yerel dansın, farklı koşullarda, farklı dönemlerde, farklı tipolojideki insanlar tarafından nasıl yeniden üretildiğini ve tüketildiğini gösteriyor bize. Dans eden insanların kendi bedenleri ve danslarıyla ve de onu izleyenlerle kurduğu ilişki çeşitliliği, dans sahnelemesi sırasında farklı kulvarlar açıyor önümüze.
Sadece U.C.B için konuşmazsak, BGST Dansçıları’nın dans sahnelemelerinde etkisi olanlar bakımından, Sovyet döneminin farklı sovyetlerden gelen devlet halk dansları ekolü vardır, anılması gereken. Yerel dansların sanatsal bir bakış açısıyla ve sanatsal bir disiplinle nasıl stilize edilebileceğinin, koreografinin dansın ifadesine nasıl katkıda bulunabileceğinin dersini verir bir anlamda. Aynısını yapmaktan da bahsetmiyorum. Muhtemelen deneyince çuvallanır zaten, fakat “sanatçı ol, dansçı ol, ufkunu açık tut” der insana o gösteriler. Prodüksiyon teknolojilerinden yoksun bir halde ve dönemde, hem show’un hasını görürsünüz hem de tek tek dansçıların ve dansların gücünü.
Bir de, Kusturica’nın filmleri. Müziğin kullanımı, kameranın müziğe verdiği tepki, kurulan atmosferler ve mizansenler, “sahneye çıkıp, dansla böyle bir sahneleme yapmak lazım” dedirtiyor insana.

Yakın dönemde başka projeleriniz de olacak mı? Seyirciler sizi nasıl takip edebilir?
Banu: Bahar aylarında Kardeş Türküler projesiyle çeşitli turnelerimiz olacak. Bunun dışında, yeni üretim olarak, BGST’den tiyatrocular, dansçılar ve müzisyenlerle birlikte, önümüzdeki Mayıs ayında İKSV’nin düzenlediği Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’ne bir oyunumuzla katılacağız. Şu anda da bu projenin çalışmalarını yürütüyoruz. Oyun canlı müzik eşliğinde oynanacak; müzikler, BGST müzik projelerinden biri olan Bajar’da yer alan müzisyenler tarafından hazırlanıyor. Koreografik düzenlemelerin öne çıktığı, danslı bölümler de var oyunda. Türkiye’deki toplumsal ve siyasal değişimi merkeze alıyor; bu değişimle birlikte, toplumun daha önce belki de birbirine temas bile etmemiş kesimleri karşı karşıya kalırsa ne olur, sorusu etrafında kurgulanıyor oyun. Festival sonrasında da temsiller devam edecek. Bu etkinlikler www.bgst.org internet sitesinden takip edilebilir.

(bu yazı mimesis web sitesinde yayınlanmıştır:
http://mimesis-dergi.org/2012/02/ucube-politikalar-ucube-soylemler-ve-u-c-b/)