29 Ocak 2013 Salı

GELENEKSEL DANSLAR, SAHNE ve DEĞİŞEN ESTETİK

Berna Kurt, 28 Ocak 2013


     Cumhuriyet rejiminin ilk yıllarından bu yana, Anadolu ve yakın çevresinin hareket gelenekleri sahneye aktarılıyor. Selim Sırrı Tarcan’ın 1920’li yılların ortalarında Batılı ülkelerdeki gibi kadın-erkek çiftlerin icra edeceği milli bir salon dansı -Tarcan zeybeği- icat etme denemesiyle başlayan bu süreç, Zehra Alagöz’ün 1940’lı yılların başlarında Halkevi bayramında, farklı yöre oyunlarını ilk kez bir arada sergilediği potpuri sahnelemesiyle devam etti. Etnokoreolog Andriy Nahachewsky’nin yaptığı ayrımla,(1) doğal ortamlarda, kendiliğinden kuşaktan kuşağa aktarılarak öğrenilen “katılımcı” dansların (participatory dance) “gösteri dansı” (presentational dance) olarak “sahneye uyarlama” sürecinin doğası gereği, geleneksel formlara yönelik müdahaleler gerçekleşiyor.  En sık karşımıza çıkan müdahaleler şöyle sıralanabilir: 1) hareketlerin zarifleştirilerek / inceltilerek stilize ya da “terbiye” edilmesi; 2) hareketlerin kalabalık dans gruplarının / hareket korolarının senkronize icrasını kolaylaştırmak üzere standartlaştırılması; 3) dans gösterisi formunun gerektirdiği müzik, kostüm, ışık, oyunculuk çalışmaları doğrultusunda hareketlerde de yeni düzenlemeler yapılması…vb.

Soğuk Savaş yıllarında eski Sovyetler Birliği’nde Igor Moiseyev öncülüğünde ortaya çıkan yeni gösteri formu, bu tür müdahalelerin sınırlarını daha da zorladı. Geleneksel dans adımları ile baledeki karakter danslarının bir arada sunulmasına, akademik bale terbiyesinden geçmiş bedenlerin icra ettiği melez hareket formlarının ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Kısa sürede sosyalist ülkelere, orta vadede Türkiye de dahil olmak üzere başka birçok ülkeye yayılan bu yeni form, tüm dünyadaki halk dansı topluluklarını derinden etkiledi. 1975’te kurulan Devlet Halk Dansı Topluluğu da (DHDT) yeni estetiğin takipçilerinden biri olarak, Türkiye’deki amatör halk oyunu dernek ve kulüplerine yerli bir model oluşturdu. 

70’li ve 80’li yıllar, Türkiye’de “halk oyuncu”ların statik ve dinamik folklor yaklaşımları ekseninde, halk danslarına yönelik müdahalelerin sınırlarını belirlemeye çalıştıkları bir dönemdi. (2) Halk oyunları “piyasa”sının oluşmasıyla birlikte, hem söylem düzeyinde hem de uygulamada yenilik arayışları ile iktidar mücadeleleri eş zamanlı olarak gelişiyordu. Aynı dönemde, halk oyuncuların “otantik” olduğu varsayılan hareket biçimlerine müdahale etmeden, sahne üzerindeki geometrik biçimleri –ya da “pattern”leri- değiştirerek sundukları bir sahneleme biçimi ortaya çıktı. Söylemsel düzeyde “sahne düzeni” olarak yerleşiklik kazanan bu form, özellikle popülerleşen yarışmalar vasıtasıyla yaygınlaştı.

2000’li yıllarda ortaya çıkan ve halk danslarını Batılı sahne dansı formlarıyla melezleştirerek sunan profesyonel dans gruplarının kurucuları da işte bu “halk oyunculuk” ortamında yetiştiler. Kendilerinden önceki kuşaklar gibi Moiseyev’den, DHDT’ten, ama en çok da 1994 sonrasında küresel kültür endüstrisinin bir parçası haline gelen Riverdance ve benzerlerinden etkilendiler. Bu melez gösteri formunu yerelleştirerek, her fırsatta 3000’den fazla adım barındırmakla övündükleri Anadolu danslarını sahneye taşıdılar. Bu süreçte hareket gelenekleri sadece baleyle değil, çağdaş dans ve akrobasiyle de buluştu. Görkemli şovları sürdürülebilir kılan topluluk sayısı az olmakla birlikte, tarihsel süreç içerisinde aşama aşama gelişen bu sahneleme anlayışı halk dansları ortamını belirler hale geldi.

Bugün her yerde bu toplulukların hakim kıldığı sahneleme biçimleri talep ediliyor ve bu yeni  estetik, en “katılımcı”, doğal, yerel…vb. ortamlara da sirayet ediyor. Peki, iletişim araçlarının gelişimi, kültürel melezleşme, göç gibi faktörlere bağlı olarak “kendiliğinden” yaşanan melezleşmeyi dışarıda bırakırsak, bu yeni sahneleme biçimlerini seyirci gözüyle nasıl değerlendirebiliriz? İşte sahnelemelerdeki ortalıklar ve ilk akla gelen sorular:

- Melezleştirme neden ve nasıl yapılıyor? Gösterilere hakim olan eklektisizm aşılabilir mi? Farklı hareket malzemeleri hedefe (kurulmak istenen atmosfere, ortama, aksiyona ya da başka bir belirleyene) uygun biçimde bir araya getirilebilir mi?
      - Kimliksiz, ideal ölçülere sahip, tek tip bedenlerden oluşan hareket koroları yerine, doğaçlayarak yeni biçimler keşfeden, bu keşfin sonuçlarını kendi bedeninde doğallaştıran dansçılar geçebilir mi?  
      - Simetri, uyum, dinamizm üçgeninde sergilenen “anonim” görüntüyü kıran sahneler olabilecek mi?
      - Bale, çağdaş dans, akrobasi yapabilen “seçkin” solo dansçıların önde virtüozite-hüner-ideal beden sergilediği; yeteneksiz (?) anonim halk oyuncuları topluluğunun da arkada fon oluşturduğu sunumlar bir zorunluluk mu? Hareket koroları (corps de ballet) ve solo danslar (pas de deux…vs) çerçevesinin ötesine geçmek mümkün olamaz mı? Çalışma sürecinde yakalanan yaratıcılığın enerjisinin tüm kadrodan seyirciye yayılabildiği sunumlar hayal edemez miyiz?
      - Genel sanat yönetmenleri”nin belirleyiciliğinin yerine, katılımcılığın ve şeffaflığın arttırıldığı çalışma süreçleri geçebilecek mi? 
      - Yerel tavırlardaki o güzel ayrıntılar da sergilenebilecek mi? Standart bedenler ve tek tip yorumların yerine, tadına varabileceğimiz farklılıklar geçebilecek mi?
      - Seyirciyi hayran bırakan hareketlerden, ritmik kaostan, gürültüden, ışık karmaşasından, kısacası göz boyama çabasından vazgeçmek mümkün mü?(3) 
      -  Kadın-erkek stereotipleri kırılabilecek mi? Bu amaçla aynı ikilikleri tersine çevirmek yerine,(4) daha yaratıcı adımlar atılabilecek mi? Gerektiğinde kadın-erkek ayrımlarını yıkan beden kullanımları tercih edilebilecek mi?
      - Bugün ulus-devletin homojenleştirici stratejileri her yerde kör topal tartışırken, sahnede de “Türk halk oyunları” çerçevesini aşacak denemeler yapılabilecek mi? Türk bayrağının dalgalandığı, Atatürk referanslarının yapıldığı çoğu zaman militarist nitelikli dramaturjilerden, “birlik-beraberlik” tazeleme popülistliğinden vazgeçilecek mi? 


NOTLAR:
(1) Andriy Nahachewsky, 1995. "Participatory and Presentational Dance as Ethnochoreological Categories". Dance Research Journal, 27(1):1-15. New York: Congress on Research in Dance.
(2) Şu sempozyum kitabı, bu tartışmalara yönelik verilerle doludur: Türk Halk Oyunlarının Sergilenmesinde Karşılaşılan Problemler Sempozyumu Bildirileri, Kültür ve Turizm Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi Yayınları: 102. Seminer, Kongre Bildirileri Dizisi: 25. Ankara: Öztek Matbaası.
(3) Bu yaz İrlanda’da has(!), öz(!) Riverdance’i izleme fırsatını bulunca şundan emin oldum: “3000 dans adımının ne kadar çoğunu gösterirsek kârdır” düşüncesiyle seyirciyi gösterişe boğmak marifet değilmiş. Çok daha az dansçının, çok daha ustalıkla yorumladığı hareketlerden, seyirciyle etkileşimin arttırıldığı doğaçlama düzeyi yüksek sahnelerden, iyi müzikal yorumlardan da belli bir etki çıkabiliyormuş. Riverdance’in ve İrlanda’daki step yarışması formatının geleneksel hareketlerde yarattığı tahribat ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, “sahneleme” alanındaki oturmuşluk seyircide de bir rahatlama yaratabiliyor, ben bunu gördüm!
(4) Örneğin erkek görünümlü / geleneksel zeybek kostümlü kadınlara, aynen erkekler gibi zeybek yaptırıp, sahnenin sonunda saçlarını göstermek ve “aaaa kadınmış bunlar” dedirtmek gibi (!)
(Metinde kullanılan görselin kaynağı şu linktir: http://www.ankayasam.com/anadolu-atesi-dans-akademisi-aciliyor.html, erişim tarihi: 27 Ocak 2013)





16 Aralık 2012 Pazar

SUFİZM, DANS ve ZİYA AZAZİ



 Berna Kurt, 16 Aralık 2012

Ziya Azazi, gösterilerini izlemek, atölyelerine katılmak istediğim bir dansçı. Fırsatım olamadı; uzaktan takip ettim, internetten, video’lardan, yazılardan… Yıllar önce Taksim’de, ÇATI’nın düzenlediği bir etkinlikte Zeynep Günsür Yeşil Üzümler yıllarını, o dönemin video’ları eşliğinde paylaştığında kazınmıştı zihnime. O zamanlar babaannesinin Arapça hikâyesini sahneye taşıyan bir dansçıydı… Sonraları da inanç esaslı bir dans geleneğini temel alarak çağdaş koreografi yapan bir dansçı… Yolu bir dönem Mustafa Kaplan, Zeynep Günsür, Emre Koyuncuoğlu gibi sanatçılarla kesişen, sonra kendi yolunu bulan bir koreograf…

Yıllar geçti, tam da uygun bir zamanıma denk geldi bu seferki Türkiye seyahati; hem de iyice yakınlarıma geldi. Gösterisini yine izleyemeyecektim ama sunumu kaçırmak olmazdı. Azazi, 17 Aralık’taki gösterisinin birkaç gün öncesinde, İstanbul Kültür Üniversitesi’nde deneyimlerini, çalışmalarını, yaklaşımını paylaştı bizlerle. 12.12.2012’ye (!) rastladığı için bir sürü etkinlikle çakışmış; hedeflendiği gibi atölye yerine bir sunuma dönüşmüştü bu etkinlik. Beklenenden uzun sürdü: iki yerine, üç saat. Ve bu süre içerisinde, sanatçının sufizm yaklaşımına ve sanatsal çalışmalarına aşina olduk; kendisine sorular sorduk, tartışma yürüttük.
 
Sanatçının, Sufizm anlayışını tarihsel, toplumsal ve coğrafi bağlamlara oturtması; kültürlerin, kimliklerin ve inanç biçimlerinin…vd. ortaklığını vurgulayan çoğulcu bir perspektif sunması; kişisel deneyimleri de bu tür bir çerçeve içerisinden değerlendirmesi dikkatimi çekti. Maddenin evrendeki süreksizliğini vurgulayan Azazi, “tanımlanmış “izm”lere ait olmadığını, “zihin açıklığı”na önem verdiğini ifade etti. ‘O’na gitmenin, bilmenin ve olmanın önemini vurgularken, ‘O’nun tanımının da kişiden kişiye değişeceğini belirtti. Korkudan yasaklar koymanın, sahiplenme ya da kendine mal etmenin yarattığı sorunlardan bahsetti. İslami coğrafyanın ve Türklerin sahiplendiği Mevlana’nın bu sınırların çok ötesine çıktığını vurguladı. Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm, Budizm, Şamanizm ve Zerdüştlük’ün ortak noktalarından bahsetti.


Bu sunum ile gösteri, şeb’i arus törenleriyle eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ve ilanlarda “sufizm” teması öne çıkarıldığı için, sanatçının oldukça materyalist sayılabilecek açıklamalarına şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Farklı kültürlerin, inançların, milletlerin buluştuğu Antakya’nın bir kasabasında doğan ve yaz tatillerini doğayla iç içe bir köyde geçiren sanatçı, 90’lı yılların başında İstanbul’a, İTÜ Maden Fakültesi’nde okumaya gelmiş. Köyde ağaçlara tırmanarak, çıplak ayaklarıyla tarlalarda dolaşarak başladığı fiziksel eğitim, üniversitede tesadüfen katıldığı seçmeli jimnastik dersleri ve dans çalışmalarıyla devam etmiş. Daha sonra Viyana’da şekillenen deneyimleri, kendisini Batı’dan aldığı dans formasyonun ötesinde, kendi dilini ve kendi dansını şekillendirmeye götürmüş.(1) Başlangıçta, vize ve pasaport sorunları yaşayan, Avusturya’ya hiç de kolay kabul edilmeyen dansçı, bir süre sonra bu ülkeyi uluslararası platformlarda temsil eder hale gelmiş. Aynı şekilde, “dönen adam” ya da “derviş” olarak ünlendikçe, bazı mütedeyyin kesimlerin tepkilerine maruz kalmış ama bugün şeb’i arus törenlerine dahil edilir hale gelmiş. Sunum sonrasındaki tartışma bölümünde, kendisine Mevlevi ve/ya Sufi geleneğinin taşıyıcılarının tepkilerini sordum. Benim “otantikçi” ya da “muhafazakâr” olarak tarif ettiğim kesimlerin ciddi tepkileriyle karşılaştığını ama zamanla çalışmalarını takdir eden Mevlevi dedelerinin de ortaya çıktığını ve kabul gördüğünü aktardı.

Kendisine, çağdaş dans festivali ImPulsTanz’ın düzenlendiği Viyana’da yaşayan bir koreograf olarak, günümüz çağdaş dans ortamına, hakim eğilimlere yönelik düşüncelerini de sordum. Alışılageldik sunum biçimlerini, dans ve hareket tanımlarını sorgulayan işlerin “dans” ve “bedensellik”i dışlayan sonuçlara vardığını ifade eden Azazi, bu tür işleri sergileyen festivallerin “dans festivali” olarak sunulmaması gerektiğini ifade etti. Sahne üzerindeki etkinliklerin en azından yarısının bedenle ilişkili olması gerektiğini belirten sanatçı, kendi işlerinin fazlasıyla bedenselliğe dayalı olduğunu vurguladı. Sunum sırasında gösterilerinden bölümler de izlettiren Azazi, fiziksellik ve virtüozite düzeyi hayli yüksek işlerinde; tekrar, farkındalık, ateş, görsel efektler, fiziksel enerji gibi unsurları nasıl yorumladığını da aktardı.

Azazi bir süre daha İstanbul’da. 17 Aralık Pazartesi günü, saat 20.00’de, İstanbul Kültür Üniversitesi’nde Burhan Öcal’la birlikte sahneye çıkacak. Daha sonra da, 21-23 Aralık tarihleri arasında Dancentrum’da Deneysel Dönüş Atölyesi düzenleyecek. Ayrıntılı bilgi için bkz: http://www.dancentrum.com/?p=37&hid=2011.

NOT:
(1) Sanatçının hayatına dair daha ayrıntılı bilgi için: http://www.dancentrum.com/?p=37&hid=2011.

6 Kasım 2012 Salı

AKADEMİK DÜNYA, DANS, EĞİTİM…VS.YE DAİR BİR BEYİN FIRTINASI


Berna Kurt, 5 Kasım 2012

20 Ekim’de 6. iDANS Uluslararası Çağdaş Dans ve Performans Festivali kapsamındaki “Eğitmenleri Eğitmek”(1) atölyesine katıldım. Atölye kapsamında, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Bomonti kampüsünde düzenlenen Çağdaş Dans Eğitiminde Alternatif Pedagojiler ve Modeller” başlıklı tartışma toplantısı, bu üniversitenin dans bölümü hocaları ve Türkiyeli diğer eğitmenler ile yurtdışındaki alternatif çağdaş dans ve performans eğitimi kurumlarından temsilcilerin katılımıyla gerçekleşti. Yaklaşık üç saat süren toplantıda, önce yurtdışından gelen eğitmenler kendi deneyimlerini paylaştılar. Daha sonra, müfredat programı katılımcılara önceden gönderilmiş olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Çağdaş Dans Programı’nın (MSGSÜÇDP) kuruluşundan bugüne kadar geçirdiği dönüşüm, yaşadıkları sorunlar…vd. aktarıldı. Son bölümde de, farklı kurumlardan gelen birkaç eğitmen daha söz aldı ve Türkiye’deki dans eğitimine ve sahne sanatları ortamına yönelik görüşlerini paylaştı. 

Atölye süresi, isteyen tüm katılımcıların söz alması, dans eğitimine yönelik düşünce ve deneyimlerin paylaşılması ve MSGSÜÇDP’na yönelik önerilerin geliştirilmesi için yeterli olmadı. Yurtdışından gelen eğitmenler, Türkiye bağlamına yönelik yeterince bilgi sahibi değildiler. Tartışma sırasında ortaya çıkabilen iktidar sorunlarına yönelik duyarlı bir yaklaşım gösteren ve Türkiyeli eğitmenlerin daha fazla söz almasını talep eden yabancı katılımcılar da bulunmaktaydı. Ancak bu kadar kısa süreli bir buluşmada, yurtdışından gelen katılımcıların hem YÖK sistemi…vb. tarihsel sorunlar ile yerel sanat ve eğitim ortamından haberdar olması hem de tüm katılımcıların ileriye dönük önerilerde bulunması zaten mümkün değildi. Tartışmanın kurgulanış biçimi de, ister istemez alternatif Batılı eğitim kurumlarının deneyiminden hareketle, MSGSÜÇDP’na önerilerde bulunma hedefini merkeze alıyordu. Sırasıyla Avrupa’daki modellere, MSGSÜÇDP ve bu programın müfredatına yönelik önerilere ve eğitmenlik alanına yönelik daha genel bir tartışmaya ayrılan bölümler şeklinde kurgulanan atölye akışı sırasında, en azından iki güne yayılan bir programın gerekli olduğu hissiyatına kapıldım. Daha katılımcı bir tartışmaya zemin sunabilecek olan son bölüme zaman kalmamasının önemli bir eksiklik olduğunu hissettim. Ayrıca, Türkiye’de farklı kurumlarda eğitim veren kişilerin bir araya gelmesinin ciddi bir ihtiyaç olduğunu, bu tür bir tartışmanın belki böyle bir buluşma sonrası yürütülmesinin daha verimli olabileceğini düşündüm. Umarım atölye sonrasında diğer katılımcılar kişisel sohbetlerle daha fazla konuşma ve tartışma fırsatına sahip olmuşlardır.

Katılımcıların çoğu, tamamen bağımsız bir oluşuma gitmek yerine var olan -üniversiter/akademik ortam, Bologna sistemi, YÖK…vb- yapılar içinde var olmak tercih edilmişse, bu yapıların kurallarıyla “oynayarak” özgürlük alanları yaratılabileceğine işaret ettiler. Ancak Türkiye söz konusu olduğunda bunun nasıl yapılabileceğini konuşmak için çok daha fazla veriye sahip olmak gerekiyordu ve katılımcıların birçoğu diğerlerinin deneyimlerinden tam da o anda haberdar oluyordu. Bununla birlikte buluşma, bu tür sorunların telaffuz edilmesine imkân sağlamış oldu ve belki de benim gibi başka katılımcıların da, yerel bir buluşmanın öneminin farkına varmasını sağladı. 

***

Ben de bu yazı vesilesiyle, atölyeye dair düşüncelerimi toparlamaya çalışırken, fazlasıyla kişisel deneyimlerimden yola çıkarak, çok geniş bir alandaki sorunlar yumağının sadece küçük bir bölümüne işaret etmek istedim. Çözüm önerileri geliştirmenin anca ilk adımını oluşturabilecek bu mütevazı çabanın, sahne sanatları eğitimi alanında farklı deneyimlere sahip kişilerle bir araya gelerek zenginleşeceğini ve somut adımlara dönüşeceğini düşündüm. 

Bu deneyimlerin belirleyici unsurları tabii ki kimliğimin 1) akademik 2) hareket eden parçaları: yani Türkiye’de sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında eğitim almış, geleneksel danslar merkezli icra ve araştırma çalışmaları yürütmüş olmak; üniversitelerde hem dans hem de sosyal bilimler alanında uygulamalı ve kuramsal dersler vermek. Kısacası hiçbir zaman klasik bir Batılı “dans” eğitimi almadım; konservatuarlarda yetişmedim. Temelde, “dans”ı, hem hareket geleneklerini hem de çağdaş yaklaşımları içerecek şekilde, performans ve kültür çalışmalarının yanı sıra feminist çalışmalardan, siyaset ve tarih disiplinlerinden…vs. de beslenerek, toplumsal bir bağlamda ele alan çalışmalar yürütüyorum. Kişisel deneyimlerimin özellikle YÖK’le ya da merkezi eğitim sistemiyle bağlantılı olanlarının, atölye sırasında bazı yerli katılımcılar tarafından da farklı şekillerde telaffuz edildiğini söyleyebilirim. İşte ilk aklıma gelen sorunlar:

- En başta, YÖK ucubesiyle bağlantılı olarak; kadro açma, değerlendirme ve yerleştirme aşamalarında üniversite bölümlerinin inisiyatifinin neredeyse sıfıra indirilmesi. Bu, yıllarca kendinden maddi-manevi çok şey vererek, kadro beklentisi içinde, sadece manevi tatmin ve deneyim kazanarak ders veren genç akademisyen adayları için, meslek edinme ve akademik hayatta, hatta hayatta (!) kalabilme zorluğu anlamına geliyor(2);

- Yine her türlü akademik, idari…vd. değerlendirmenin merkeziyetçi bir anlayışla yürütüldüğü bu ülkede, “sanat” bölümleri akademinin diğer alanları içindeki ikincil bir konuma sahip. Yeni kurulan güzel sanatlar ya da sanat ve tasarım fakültelerinde ise “sahne sanatları” bölümleri açmak, -muhtemelen “piyasa”sı görece daha dar olduğu için- görsel tasarım ya da moda tasarımı gibi bölümleri açmak kadar tercih edilmiyor; 

- Sahne sanatlarına yönelik lisansüstü eğitim kurumların hem sayıca hem de kadro ve içerik açısından oldukça sınırlı durumda;

- Akademik dünyada dillere pelesenk olan “disiplinler arası” çalışma anlayışı aslında ne zihinlerde ne de pratikte içselleştirilememiş durumda. Örneğin akademik çalışmalar değerlendirilirken, içerikten çok, mezun olunan lisans ve lisansüstü eğitim programlarının sürekliliğine önem veriliyor(3);

- Bazı konservatuarlarda ya da güzel sanatlar fakültelerinde son derece kemikleşmiş bir çalışma anlayışı hüküm sürüyor. Örneğin “hareket”le bağlantılı dersler, “klasik bale” çalışmalarına indirgenebiliyor(4);

- Dans alanını –bale, çağdaş dans, halk oyunları, sosyal danslar…vs.- kompartmanlara bölen ve bu suni kompartmanlar arasındaki alışverişlere kapalı olan zihniyetler ne yazık ki hâlâ varlığını sürdürüyor(5). 

Bu sıraladığım maddeler, tabii ki benim için çoğu zaman (can) yakıcı olmuş olanlar. Ama genel tablo bu kadar da karanlık değil. İstanbul’da gittikçe daha da çeşitlenen bir sahne sanatları ortamı var; etkinlikleri takip etmek bile gün geçtikçe zorlaşıyor. Zihni de, bedeni de açık (6) birçok kişi çeşitli alanlarda inisiyatif alıyor ve belli bir dönüşüme katkıda bulunmak için çaba göstermeye niyetleniyor. Ve bu kişilere çok iş düşüyor…

(Bu makale mimesis portal’de de yayınlanmıştır: http://mimesis-dergi.org/2012/11/akademik-dunya-dans-egitim%E2%80%A6-vs-ye-dair-bir-beyin-firtinasi/)


NOTLAR

(2) Son yıllarda hayatta kalmayı zorlaştıran etkenlerden biri de, akademik değerlendirmelerde hakkaniyeti sıfırlayan “politik” kadrolaşma çabaları. Yanı başımda gözlemlediğim ve kişisel olarak da tecrübe ettiğim haksızlıklar, beni de zaman zaman “beyin göçü”nün bir parçası olmaya zorlamadı değil.
Ayrıca birçok akademisyen gibi ben de, son dönemde gündeme gelen yeni YÖK yasa taslağının, bu haliyle var olan sistemi daha da kötüleştireceğini düşünüyorum. Kişisel olarak, hükümetin var olan “ucube”yi yok edecek bir “vizyon” sunmasını beklemiyordum. “Ustalık” döneminin arızalarıyla bağlantılı olarak “kendi YÖK’ümü kendim yaratırım” anlayışının hakim olduğu bu taslak metinde, Batılı ülkeleri model alma söylemiyle meşrulaştırılan ve aslında özlük haklarını ve akademik özgürlükleri iyice tırpanlayan bir “piyasalaştırma” mantığının öne çıktığını anlamak hiç de zor değil…
(3) Bu benim için çoğu zaman “aaaa, siyaset bilimi, sanat yönetimi ve tarih; ne alâka?” diyen büyük akademisyenlere cevap verme sıkıntısı anlamına geldi: Türkiye’deki akademik sistemle mi başlasam; yoksa –“ukalalık yapmadan”- çalışmalarımın sadece başlıklarına bile bir göz atsa belli bir tutarlılık ve süreklilik gözlemlemeyebileceğini, bu durumu bir zenginlik olarak da yorumlayabileceğini mi ima etsem? Ay bilmem ki, ne yapsam?
(4) Bale ve modern ve/ya çağdaş dans bölümlerinde de okumadım; o zaman örneğin oyuncu adaylarına hareket eğitimi veremez miyim, dans kuramı ve tarihiyle ilgili bildiklerimi aktaramaz mıyım? “Bilgi” neredeyse oraya giderek, farklı hareket biçimlerine yönelik atölyelere katılarak, içinde bulunduğum ortamı sürekli sorgulayarak ve öğrencilerimden de öğrenerek kendi kendimi geliştirme şansım hiç mi yok? Yani aslında bu dersleri vermedim de değil; öğrenciler de, ben de, yöneticiler de sevdik bu dersleri. Oyun, film ve dizi setlerinde koşturan öğrencilerim beni hâlâ boşuna aramıyordur herhalde?
(5) İki sene önceki katıldığım bir “Dans Forumu”na yönelik çağrıda, “klasik ve çağdaş-tüm dansçıların katılımının beklendiği” söylenmiş; tartışma sırasında da bale ve çağdaş dans alanları arasındaki iletişim kopukluğunu aşmaya  yönelik çeşitli önerilerde bulunulmuştu. Bu esnada ortamın tek “folklorcusu” olan bendenizi tanımayan bir kişi, “Allahtan bu toplantıda ‘folklorcular’ yok” demişti; “nasıl bu kadar seyirci bulduklarını anlamıyorum zaten” diye de eklemişti! Muhtemelen bu Batılı, çağdaş, üst kültür insanının aklına ‘folklorcuların’ da sahne sanatlarından beslenen, çağdaş çalışmalar yapabileceği gelmemişti. Biz bale, modern dans, çağdaş dans, tiyatro…vb. alanlarına yönelik okumalar, çeviriler, tartışmalar…vs. yapma ihtiyacı duyarken, o “folklor” diye tanımladığı alanla ilgili üç saniye bile düşünme ihtiyacı duymamıştı.
(6) Bu ikisini ayırmıyorum tabii ki; yaygın kullanım “zihni açık” ya; konumuz itibarıyla yalnız-eksik kalmasın istedim:)





10 Ekim 2012 Çarşamba

iDANS06 BAŞLADI…


Berna Kurt, 9 Ekim 2012

iDANS06 tüm hızıyla devam ediyor. Tezimi nihayet teslim ettiğim ve savunma tarihinin netleşmesini beklediğim şu dönemde, festival benim için yeniden “sokağa çıkmak”, festivali seyir anıyla kısıtlamadan zamana yaymak, bu amaçla da okuma, izleme ve yazma mesaimi arttırmak demek. Tabii ki aynı zamanda da tez çerçevesi dışında kalan, tamamen zevk için kaleme aldığım dans yazılarıma geri dönmek...

Seyredilen bazı işler yazılara ilham kaynağı olabiliyor; zaten festivalin genel çerçevesi de tüketici-seyirciliğin bir adım ötesine geçmeye imkân veriyor. Her sene güncellenen atölyeler ya da “kapasite geliştirme” programları sayesinde, seyir zevki entelektüel bir yoğunlaşmaya ve paylaşıma dönüşebiliyor. Salondan çıkarken eş-dostla yapılan ayaküstü sohbetlerin, ilk izlenim paylaşımlarının ötesine geçmek; festival zevkini seyir anlarının ötesine yaymak mümkün olabiliyor: merak edilen sanatçıların video’larına, işleri hakkında eleştiri yazılarına göz atmak, Kritik Çaba katılımcılarının yazılarının yayınlandığı iDans Blog’u(1) takip etmek; bazı gösterilerin neredeyse kitapçığa dönüşen program dergilerini, festival ekibinin sanatçılarla gerçekleştirdiği söyleşileri okumak, gösterimlerin ertesi günü çeşitli kişisel blog’larda gezinmek, farklı görüşleri karşılaştırmak… hepsi de seyir zevkini arttırmanın ayrı birer vesilesi…

İstanbul’un gösteri mekânı sorunlarıyla bağlantılı olarak, bu sene -Ekim ve Mayıs olmak üzere- iki döneme ayrılan programın Ekim ayağı, daha önceki festivallerden alışık olduğumuz sunum performanslarla başladı.(2) Bu sergileme formuyla, 2007’deki ilk festivalde tanışmış, özellikle de Xavier le Roy’un “Product of Circumstances”ından çok etkilenmiştim.(3) Festivalin önemli bir özelliğinin de bu olduğunu düşünüyorum: başka ülkelerdeki dans festivallerini izleme imkânı bulamayan dans meraklılarını “çağdaş dansın çok çeşitli ifadeleri”yle, “tiyatro ve disiplinler ötesi performans sanatlarının uluslararası alandaki yenilikçi örnekleri”yle tanıştırmak…


Örneğin sunum performanslardan sonraki günlerde sergilenen “Radyo Müezzin”, Kahire’den dört müezzinin –ya da “maneviyat emekçisi”nin- deneyimlerini paylaştığı bir belgesel tiyatro örneğiydi. Mübarek döneminde planlanan merkezi ezan uygulamasının getirdiği tektipleşmeden yola çıkarak “kurgulanan” gösteri, müezzinlerin kendi-performanslarıyla sahneye taşındı. Müezzinlerin gündelik yaşam ve pratikleri, görüş farklılıkları, hatta bu projeye dahil olma süreçlerinin “gerçekçi” bir biçimde aktarıldığı çalışmada öne çıkan, icracıların oluşturduğu samimiyet duygusuydu. Program dergisindeki söyleşide, yönetmen Stefan Kaegi’nin ifade ettiği şekliyle, “Batı Avrupalıları Kahire’deki dindar insanların gündelik hayatlarını daha iyi anlamaya yönelten”, “günlerin büyük bölümünü bir camiide geçiren ama terörist olmayan insanlarla tanıştıran” gösterinin, ağırlıklı olarak laik bir tedrisattan geçerek yetişen İstanbullu izleyicide nasıl bir karşılık bulduğunu merak ettim.(4) Kişisel olarak da, dramaturji çalışmasını çok başarılı bulduğum gösterinin, başlangıç sahnesi gibi etkili anlara bir, iki kez daha tanık olma ihtiyacı duydum; video ve ışığın, hatta sahne üzerinde farklı hızlarla dönen dekorların yarattığı etkinin daha da güçlenmesini bekledim.


Şimdiye kadar izlediğim çalışmalar arasında, “dans” seyircisiyle daha çok buluşan ve belli bir tartışma yaratmaya muktedir görülen Aakash Odedra’nın “Rising” adlı gösterisine dönük yorumları daha da merak ettiğimi söylemem gerekiyor. Öncelikle, geleneksel dans pratiği içinden çağdaş yorumlar geliştirmeye çalışan biri olarak, bu gösteriyi merakla bekliyordum ve birçok arkadaşıma da tavsiye etmiştim. Gösteriden sonra, “geleneksel ama çağdaş” taraftaki arkadaşlarımın ve başka birçok kişinin takdirlerine tanık oldum. Daha sonra, takipçisi olduğum Günlerin Köpüğü adlı blogda “bu performansın iDANS’ta işi ne?” sorusunun sorulduğunu fark ettim.(5) Aynı blog’da, “iDANS’a özgü o fikir parlamalarının, bir felsefi arayışın, yaklaşımın” bu gösteride bulunmadığı ifade ediliyordu. Ve bence en güzeli, aynı gösteriye yönelik farklı bir yaklaşım sunduğu vurgulanarak, (Danzon adlı) bir başka bloğa referans yapılıyordu. Yani bir dans gösterisine yönelik çeşitli görüşler yazıya geçirilmekle kalmıyor; takip ediliyor ve paylaşılıyordu da…

Benim de takip ettiğim “Danzon”da ise, “altı yıllık iDANS’ın kuram ağırlıklı, kavramsal işlerin, özel olarak estetize edilmemiş performansların festivali olduğu” vurgulanıyordu:(6) “çoğu idans etkinliğinde huşu içinde değil, her an diken üstündeymiş gibi hissetmişimdir kendimi; idans etkinlikleri seyirciden her an düşünmeyi, uyanık olmayı talep eder; bir idans performansına keyif içinde dalıp gidemezsiniz; her an "farkıda"sınızdır.". Rising’le birlikte iDANS'ta bir devrim yaşandığını belirten yazar, programdaki dört koreografiyi ayrı ayrı değerlendiriyor ve “Rising”in şimdiden iDANS06’nın unutulmaz gösterileri arasına girdiğini ifade ediyordu.

Açıkçası Rising’i ben de koltuğuma gömülerek, huşu içinde seyrettim… Özellikle iki koreografideki ışık oyunları beni “cezbetti”. Ben de “bu festivalde olması ilginç” dedim içimden; fakat gösterinin festivale dahil edilmesinden çok, “geleneksel” ile “çağdaş” buluşmasının niteliğine takıldım. Ve elimde olmadan Odedra’nın bu gösteri için birlikte çalışma yürüttüğü üç koreograftan biri olan Akram Khan’ın “Gnosis” gösterisiyle karşılaştırmalar yaparken buldum kendimi.(7) Odedra’nın kendi koreografisi ile Akram Khan, Russell Maliphant ve Sidi Larbi Cherkaoui koreograflerini art arda sunduğu bu program, kişisel yolculuğuna -kendi beden dilini arayan yetenekli bir dansçının yolculuğuna- tanıklık etmemizi sağlıyordu. Ancak Odedra’nın, Kathak ve Bharatanatyam ile çağdaş “teknik”leri (ya da “gelenek”leri?) bedeninde eş zamanlı olarak buluşturabildiğinden çok da emin değilim; kendi koreografisinin diğerlerinin yanında fazlasıyla ayrıksı kaldığını düşündüm. Yine de, özgün bir hareket dili oluşturma yolunda attığı sağlam adımlara tanık olmaktan “keyif aldım”. Programı incelerken, çağdaş dans festivallerinde “bir tat, bir doku, egzotik bir unsur” olarak sunulan “Doğulu” dansçı gösterilerinden biri olmasından endişe etmiştim; öyle olmadığına tanık olmaktan dolayı ayrıca sevindim.

(Bu yazı mimesis portal’de de yayınlanmıştır: http://mimesis-dergi.org/2012/10/idans06-basladi%E2%80%A6/)

NOTLAR:

(1) http://idansblog.org.

(2) Funda Özokçu’nun bu açılış gösterileriyle ilgili yazısı: http://idansblog.org/2012/10/01/idans-06yi-acan-anna-mendelssohn-ve-geumhyung-jeong-vesilesiyle-sunum-performansa-bakis-2/

(3) Beş sene önceki -Le Roy’un bahsi geçen işinin de sunulduğu - ilk festival ve kaleme aldığım ilk izlenimlerim: http://dansyazilari.blogspot.com/2010/04/idans-otobiyografik-iki-gosteri.html. Zamanla festivalin takipçisi olup, “Kritik Çaba”ya da katıldıktan sonra, bu yazıda ifade ettiğim beklentilerin bir kısmının zamanla değiştiğini ya da farklı ifade edilecek şekilde dönüştüğünü rahatlıkla söyleyebilirim.

(4) Günlerin Köpüğü adlı blog, çeşitli ipuçları sunuyor: http://gunlerinkopugu.com/2012/10/05/gorme-becerisi/

(5) http://gunlerinkopugu.com/2012/10/08/rising-ve-araf-ustune/

(6) http://danzon2008.blogspot.com/2012/10/aakash-odedra-rising.html

(7) İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı-Dans Platform İstanbul programı çerçevesinde seyrettiğim gösteriye dair notlarım: http://dansyazilari.blogspot.com/2010/04/akram-khan-ve-gnosis1-geleneksel.html