23 Haziran 2010 Çarşamba

VE ‘ÇAĞDAŞ’ ile ‘GELENEKSEL’ SAHNEDE BULUŞUR…

Berna Kurt, 23 Haziran 2010














Haziran ayında seyrettiğim iki gösteri, New National Theatre’ın Yoroboshi & Bahar Ayini programı ile Tokyo Balesi’nin Karma Béjart Programı, bir klasik olan Bahar Ayini’nin iki ayrı yorumunu üst üste seyretmemi sağladı. Ama daha da önemlisi, çağdaş dans sahnesi ve geleneksel sanatlar ilişkisine dair soru işaretlerimi tazeledi, çoğalttı, belki biraz daha karmaşıklaştırdı. Geleneksel dansları çağdaş bir anlayışla yorumlamaya çalışan bir dansçı olarak, öncelikle bu iki gösteriden bahsedeyim; belki mesele biraz daha anlaşılır hale gelir.

Yoroboshi, Japon ‘noh’ dansı ve çağdaş figürleri harmanlayan bir koreografiydi. Bir Japon resminden (nihonga’dan) esinlenen gösteri, kör Yoroboshi’nin baharda tattığı ilk aşkı, yaşadığı romansı ve bu aşkın hazin sonunu anlatıyordu. Koreografide, Budist eğitim yolu Jissokan’ı simgeleyen baba’yı canlandıran anlatıcı/icracı ‘geleneksel’ olanı, hikâyenin iki ana karakterini canlandıran balerin ile erkek (çağdaş) dansçı da ‘çağdaş’ ya da ‘Batılı’ olanı imliyordu.(1) Bahar Ayini ise, bir kadın ve bir erkek dansçının Nijinski’nin anısına gerçekleştirdikleri bir düetti. Cinsiyetler arasındaki iktidar oyununu da işleyen bu düette, dansçıların teknik yeterlilikleri ile çağdaş sergilemelerde ender rastlanan, sahne atmosferinin oluşmasına ciddi katkıda bulunan 'canlı' müzik dikkat çekiyordu. Koreografilerde, resim sanatından beslenen dekorların kullanımı da sahneleri zenginleştiren bir diğer unsurdu.

Program dergisinde “repertuarında doğu ve batıdaki çalışmaları birlikte kullanarak, klasik baleden, neo-klasik çalışmalara ve dünyaca ünlü koreografların başyapıtlarına yer vermiş olan" bir topluluk olarak tanıtılan Tokyo Balesi ise, İstanbul’daki temsilinde Bejart’ın Don Juan, Yunan Dansları ve Bahar Ayini koreografilerini sahneledi. Üç koreografiden en etkileyici olanı kesinlikle Bahar Ayini idi: 1990’da koreografisinin gösterim haklarını donduran ünlü koreograf Maurice Béjart, 1993’te (kuruluşunun 30. yıldönümü vesilesiyle) gruba sahneleme izni vermiş, daha sonra da bu izni 'münhasıran sahneleme hakkı'na çevirmiş. Ve doğru bir tercih yapmış. Diğer iki sahnede acemilikleri göze çarpabilen genç dansçılar bu bölümü gerçekten çok iyi icra ettiler.

Gösterinin geleneksel ile çağdaş unsurların ilişkisine dair önemli referanslarda bulunan bölümü ise tahmin edeceğiniz gibi Yunan Dansları idi. Bu bölümde, geleneksel Yunan danslarının belli postür/duruşları, adımları ve kol tutuşları yer yer Batılı sahne dansı formlarıyla birleştiriliyordu (‘sentez’leniyordu). Sahnede dansın ‘yerel’ tavrının yansıtılması tercih edilmemişti; daha çok bu danslardan ‘beslenen’ bir çağdaş yorum söz konusuydu. Program dergisinde Béjart’dan yapılan uzunca bir alıntı, koreografın meramını da özetliyordu:

“Folklor dediğimiz şey –ki ben ‘geleneksel sanatlar’ tabirini tercih ederim- kavraması her zaman zor, neredeyse imkânsız bir şeydir. Birisinin özel olarak ele almayı seçtiği kültürün geleneğinden gelip gelmediği sorusu ise kanımca ne bir avantaj ne de bir engel oluşturur. Çünkü medeniyet dediğimiz şey bizi geleneksel zihniyetten o kadar uzaklaştırmıştır ki, bizim için sıklıkla uzak bir geçmişte, daha en başta bu sanatın kaynağında yatan zihinsel süreci kavramak bir o kadar zorlaşır. Ancak bu problemin çözümü tam da burada yatar: ötekini sadece tasvir etmek değil, ötekileşmek. Yaratının özünü, içsel varlığını, kudretini kavramak –bir halkın, etnik ya da kültürel bir topluluğun köklerini anlamak ve alenen folklorik referansları ise minimum indirmek.

Söz konusu olan dans olduğu sürece, popüler ya da arkeolojik yeniden yaratımlar her daim bir katılık, şekilcilik, zavallılık sıkıntısı taşır; sıkıcılıkla ciddiyetten yoksunluk arasında salınır durur. Bu yüzden ‘Yunan Dansları’nda otantik Yunan dansı adımlarından ödünç aldıklarımı mutlak bir minimumla sınırlamaya çalıştım. Bazıları yalnız iki ya da üç adım içerdi, diğerleri ise neredeyse hiç, ki bu ikinci kategoriye düşenler hiç şüphesiz ki daha başarılı, daha ‘Yunan’dılar.”


Özellikle ilk cümleleri okuduktan sonra, ciddi bir beklentiye kapıldığımı söylemeliyim. Seyrettiğim bölümdeki sanatsal tercihler yukarıdaki ifadelerle tutarlılık içinde gibi görünüyordu. Ancak ben yine de bazı dansçıları seyrederken şunları düşünmeden edemedim: Minimuma indirilen ‘otantik’ adımlar icra edilirken (ki bence bu tercihte hiçbir sorun yok) neden bir çeşit karikatürizasyon hissine kapılıyordum? Bu tür dansları bir süredir icra eden bir dansçı olarak, bazı duruş ve adımların ‘Batılı olmayan dans’ şeklinde ele alındığından, yani olabildiğince ‘klasik dansçı duruşu’ndan uzak, dik değil de eğik/kırık, yumuşak ve akışkan değil de sert, belki bazen de fazla kaba biçimde icra edilmesinden rahatsızlık duyduğum için mi? Mesele, bu dansların ‘doğru’ icra edilmesi de değildi.(2) Batılı dans eğitimi almış bir ‘Batılı olmayan’(3) dansçının ‘Batılı olmayan’ bir başka dans türüne bakışı, bunu deneyimleme ve sergileme biçimiyle, yaklaşımıyla ilgiliydi belki de? Béjart’ın ifadesiyle minimum Yunan dansı yapanların “daha başarılı, daha Yunan olduğunu” iddia etmeyeceğim tabii ki ama bazı dansçıların yorumlarında katılık ve şekilcilikten kaçınılırken ciddiyetten yoksunluk tuzağına mı düşülüyor diye düşünmeden de edemedim. Ciddiyetsizlik olasılığını düşünürken kastettiğim, dansı öğrenilen ‘öteki’yle kurulan ilişkinin niteliği, ilk olarak kurulan bu ilişkinin, ikincil olarak da gerçekleştirilen sergilemenin dramaturjisi.(4) “Ötekini sadece tasvir etmek değil, ötekileşme”yi sağlamak ne kadar mümkün bilemiyorum ama bu yönde adımlar atmak yoğun emek, mesai ve belki de hepsinden önemlisi farklı kültürlerle kurulan ilişkiye yönelik bir hassasiyet gerektirecektir, kesin olan bu.

Farklı dans türlerini ‘sentezlemek’ bugünün meselesi değil tabii ki. Yüzyıllardır bu türler iç içe geçiyor, danslar çok farklı şekillerde yorumlanıyor. Balelerdeki ‘karakter dansları’ndan, bugün Anadolu Ateşi’nde izlediğimiz halayın önünde bale solosu eklektisizmlerine kadar gelebilen çok farklı denemeler söz konusu. Geleneksel’i çağdaş bir anlayışla yorumlayabilmek yoğun bir araştırma süreci gerektiriyor. Benim tek bir doğru yol tanımım yok ama şundan eminim ki, ancak farklı türler birbirlerinden gerçekten ‘beslenebildikçe’, hem yeri geldiğinde iç içe geçip hem de kendi karakterini koruyabildikçe ‘iyi’, ‘güzel’, ‘deneysel’ yorumlar ortaya çıkabiliyor. Aksi halde, Yoroboshi’deki geleneksel ve çağdaş unsurları yan yana koymak ya da Yunan Dansları’nda olduğu gibi ‘çağdaş’ın içine ‘geleneksel’ çeşnisi eklerken ekşimsi bir tad bırakmak da mümkün…

(1) 'Çağdaş' ile 'Batılı'nın eş anlamlı olmadığının tabi ki farkındayım. Balenin fazlasıyla geleneksel bir dans olduğunu da biliyorum, dile kolay en az dört yüzyıllık bir geçmişe sahip! Batı merkezli dans kuramlarının ve tarih yazımlarının da etkisiyle böyle hatalı eşleştirmeleri biz üçüncü dünyalı dansseverler de yapabiliyoruz. Seyrettiğim bale yorumunu da çağdaş olarak nitelendirebileceğimi düşündüğüm için böyle bir ayrıma gittim…
(2) Tek bir ‘doğru’ ya da ‘otantik’ icra biçimi olabileceğine inanmıyorum. Ayrıca bilmediğim binlerce Yunan dansı olabileceğini de teslim ederim. Belki de onlar o hiç bilmediğim dansları öğrenmişlerdir, kimbilir?
(3) İfadeler hep sorunlu biliyorum ama ‘Doğulu’ demeye dilim varmadı! Nihayetinde Japon ve Yunanlı ‘Batılı’nın karşısında ne kadar ortalığa sahip ki, tek bir ‘Doğulu’ tanımına sığdırılsın?
(4) Maurice Béjart’dan Tokyo Balesi’ne, sergilemenin yapıldığı ülkeler, bu sergilemeyi gerçekleştiren topluluklar, icracılar …vb. değiştikçe, belki de başlangıçta var olan bu ‘ciddiyet’ aşınmaya uğramaya başlamıştır, kimbilir?
Görsel kaynaklar (sırasıyla): http://www.istanbul2010.org/HABER/GP_706580 ve http://www.bugunbugece.com/istanbul/Sahne-Sanatlari/Tiyatro/34555-Yoroboshi-Bahar-Ayini.html

19 Mayıs 2010 Çarşamba

P.A.R.T.S.’ın Yenileri ve Dans Eğitimine Dair…

Berna Kurt, 17 Mayıs 2010




http://www.parts.be/

Anna Teresa De Keersmaeker’in kurucusu ve yöneticisi olduğu P.A.R.T.S (Performing Arts Research and Training Studios) Belçika’da eğitim veren ünlü bir çağdaş dans okulu. Okul bu sene 8. kuşak dansçılarını mezun ediyor. Bu kapsamda, 5 kıtadan ve 12 farklı ülkeden 24 dansçı ve koreograf geçtiğimiz günlerde İstanbul’a geldi ve eserlerini seyirciyle buluşturarak dört yıllık eğitimlerini tamamlamış oldu. P.A.R.T.S.’ın İstanbul turnesi, İBB Şehir Tiyatroları ve Bimeras|iDANS’ın işbirliğiyle ve Avrupa Birliği Kültür Programı’nın DÉPARTS projesi desteğiyle gerçekleştirildi.

14-16 Mayıs 2010’da Üsküdar Musahipzade Celal Tiyatrosu’nda sergilenen bu mezuniyet projelerinin bir kısmını seyredebildim. Öncelikle, öğrencilerin projelerini farklı ülkelerde sergileyerek profesyonel hayata erken bir başlangıç yapma şansına sahip olmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Okulun bu tür mezuniyet eserleri, her iki senede bir Avrupa’nın önemli dans festivallerinde yılların profesyonelleriyle yan yana sunuluyor.

P.A.R.T.S.’ın sahip olduğu eğitim anlayışı hakkında ayrıntılı bilgi vermenin, İstanbullu dansçılar, seyirciler, sanatseverler…vb. açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Zira üç gün süren bu etkinlik, İstanbullu dans okulu öğrencilerinin bile ancak bir kısmına ulaşabildi.

1983’te kurulan bu “bağımsız” okul, öğrencilerine kendi bağımsız fikirlerini ve tarzlarını geliştirmelerine uygun ortam sunmasıyla tanınıyor. Ünlü bir koreograf tarafından kurulmasına rağmen, öğrencilere belli bir tarz dayatmıyor; zorluklarla yüzleşme ve yaratıcılıklarını geliştirme cesareti kazandırmaya çalışıyor. İstanbul’daki organizasyonu düzenleyenlerden biri olan Gurur Ertem’e göre “okulun bağımsız statüsü kendi kendini sorgulama, kendi kendini yenileyebilme gibi sanatsal kurumlar için elzem olan durumlara olanak veriyor. Hiçbir hocanın okulla süresiz angajmanı yok. 2400 ders saatinden oluşan müfredat her yıl ideal program nasıl olmalı, yılın hangi bölümünde hangi dersler olmalı gibi konularda derin tartışmalar sonucunda yeniden belirleniyor; artık ihtiyaçlara devap veremeyecek, kemikleşmiş hocalar ve dersler ayıklanıyor.” Yine Ertem’in aktardığına göre, P.A.R.T.S.’ta eğitim birbirini tamamlayan, ikişer yıllık iki ayrı devreye ayrılıyor. “Temel Eğitim” adı verilen 1. devrede öğrencilere bilgi ve beceriler aktarılıyor. “Araştırma” adlı 2. devrede ise kendi sanatsal duruşlarını ve özgün yaratımlarını oluşturmaları için öğrencilere rehberlik ediyor. Not, karne gibi standart değerlendirme ölçütlerinin geçersiz olduğu bu ortamda, her öğrenciye birebir danışmanlık yapılıyor. Sanatta yaratıcılığın öğretilip öğretilemeyeceği, deneyimin iletilip iletilemeyeceği konularını kendine dert edinen ve hazır cevaplar sunmaktansa soru üretmeyi teşvik eden P.A.R.T.S. “bütünselci” bir eğitim anlayışını benimsiyor. Müfredatta Avrupa ve Kuzey Amerika kökenli dans tekniklerinin yanı sıra yoga, shiatsu gibi uzak doğu kökenli yöntemler ve dans tarihi, sosyoloji, felsefe, anatomi gibi teorik dersler de bulunuyor.

Benim 14 Mayıs’ta izlediğim, yaklaşık yarımşar saat süren üç farklı koreografi de okulun bu eğitim yaklaşımını gözler önüne seriyordu. Gecede, anlatımsal-teatral yanı öne çıkan, hareket-aksiyon ilişkisinden yola çıkarak hareket arayışına giren, yer yer müzikal ve mizahi öğeleri kullanan çalışmalar art arda sergilendi. P.A.R.T.S’ın kurucusu Anna Teresa de Keersmaeker “kimseye dans etmeyi öğretemeyeceğini, ancak dansçıların ve dans hocalarının değişmesi, büyümesi, kendi hareketlerini bulması ya da bulamamasına aracılık edebileceğini” söylüyor. Koreografilere baktığımda da, okulun öğrencilerin kendi yollarını bulmasına katkıda bulunduğunu rahatlıkla söyleyebilirim…

(1) Çağdaş Dansın Yeni Nesli İstanbul’da,
Gurur Ertem,http://idansfestival.blogspot.com/.
(2) Gösteri sırasında dağıtılan metinden...

26 Nisan 2010 Pazartesi

AKRAM KHAN ve GNOSİS(1): GELENEKSEL SANATTAN BESLENEN BİR “HAREKETLER HİKÂYESİ”



kaynak: http://www.akramkhancompany.net/
(fotoğraf: Richard Haughton)

Berna Kurt, 26 Nisan 2010

22 Nisan 2010 Perşembe akşamı, yenilenen Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı-Dans Platform İstanbul kapsamında, Akram Khan Topluluğu’nun Gnosis isimli gösterisini seyrettik. Dört bölümden oluşan programda dansçı Akram Khan, İngiltere, Pakistan ve Japonya’dan müzisyenler eşliğinde sahneye çıktı.

1974’de İngiltere’de Bangladeşli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Akram Khan, geleneksel Kathak dansı eğitimi almış ve 1988’de Peter Brooks’un Mahabharata oyununda sahneye çıkmış. 20 yaşında klasik bale ve çağdaş dans eğitimine başlayan sanatçı, 2000 yılında kendi topluluğunu kurmuş ve farklı disiplinlerden sanatçılarla işbirliği içinde prodüksiyonlar sergilemiş. Sanatçının diğer eserlerinde de, geleneksel ve çağdaş dans alanlarındaki eğitiminin, oyunculuk yeteneğinin, farklı sanatçılarla birlikte üretim yapmış olmasının kattığı zenginlik dikkat çekiyor.

Khan, İstanbul’da ilk kez sergilediği programın ilk iki bölümünde Hindistan’ın geleneksel Kathak dansını temel alarak yaptığı erken dönem eserlerinden Polaroid Feet ve Tarana’yı icra etti. Bu bölümlerde, hem geleneksel dans hem de klasik bale ve çağdaş dans eğitiminden beslenerek oluşturduğu dans yorumu göze çarpıyordu. Khan, geleneksel dans adımlarını, duruşlarını, ritimlerini temel almakla birlikte, kendine has bir hareket yorumu geliştirmişti. Geleneksel Kathak dans formundaki anlatımcı kol duruşlarını ve keskin dönüşleri, kendi formasyonu çerçevesinde geliştirerek yorumluyordu. Khan, üçüncü bölümde sahne üzerinde müzisyenlerle birlikte doğaçlamalar yaptı ve geleneksel dans adımlarının karmaşık ritimlerini seyircilerle paylaştı. Program, Khan’ın klasik Hint danslarındaki kökenlerine dönüş yaptığı 2009 tarihli son çalışması Gnosis’le tamamlandı. Sanatçı bu eserde, tarihi ve güncel pek çok edebi kaynağın yanı sıra, Hindu epiği Mahabbarata’dan –özellikle kör kocasının kaderini paylaşmak için kendini gözbağına mahkum eden Gandhari’nin hikâyesinden- ilham almış.(2)Khan eserin çıkış sürecini şöyle özetliyor:

“…Başlangıçta yalnızca Mahabbarata’dan bir takım karakterleri resmetmekle ilgileniyordum. Ama aynı zamanda Kathak dansının biçimini nasıl başkalaştırabileceğim sorusuyla da meşguldüm –yalnızca hareket dağarcığı değil, aynı zamanda eserin genel sunum biçimiyle. Dolayısıyla, oldukça geleneksel bir kurguyla başlıyor olmamıza rağmen, yolculuğun ortasına varıncaya kadar bu resmi sunum çerçevesini bozmaya… başlıyorum.

Mahabbarata’da karşıma çıkan, kendi arzusuyla kendini gözbağına mahkum eden bir insan figürü beni derinden etkilemişti. Bu hikâyeye konu olan kadın, … onuru, gururu ve yeminleri yüzünden, çocuklarının doğumu, evlilikleri ve ölümleri boyunca dahi gözbağını çözmemeyi tercih ediyordu. Bu, daha derinlemesine keşfetmeye çok hevesli olduğum büyüleyici ve karmaşık bir karakterdi. Ama bu temalar benim için yalnızca bir takım imge ve taslaklar oluşturuyordu. Daha sonra bunlar, bahsi geçen ve benim ağırlıklı olarak bir “hareketler hikâyesi” olarak tarif etmeyi tercih ettiğim hikâyenin daha kişisel bir yorumuna dönüştü ve başkalaştı.”

Khan bu son bölümde, Japon vurmalı çalgılar topluluğu Kodo’nun bir üyesi olan Yoshie Sunahata ile birlikte dans etti. Khan’ın önceki doğaçlama bölümünde seyircilere “dans eden, vurmalı enstrümanlar çalan, şarkı söyleyen çok yetenekli bir sanatçı” olarak tanıttığı Sunahata, finaldeki bu teatral ikili dansta Gandhari karakterini canlandırdı ve gerçekten de bu bölüme -bedeniyle ve sesiyle- zenginlik kattı. Kodo’nun yalnızca kadın çalgıcılardan oluşan Cocon isimli biriminde de çalışma yürüten bu müzisyen-dansçı, eserin program dergisinde, “erkek egemen taiko(3) dünyasında kadınsı ifadenin yeni biçimlerini araştıran bir sanatçı” olarak tanıtılıyor.(4)

Gnosis’le sona eren bu dört koreografilik program, Avrupa’daki çağdaş dans festivallerine “yerel/geleneksel” danslarla zenginlik katan Akram Khan’ı İstanbullularla buluşturmanın yanı sıra, geleneksel dans, müzik, tiyatro ve çağdaş dansın kesişim noktalarında ne tür zenginlikler yakalanabileceğini de ortaya koydu. Gösteri hakkında az da olsa fikir edinebilmek için şu linkteki tanıtım video’suna göz atabilirsiniz:
http://www.youtube.com/watch?v=2wBGgiGPUxI&feature=related

(1)Gnosis, Yunancada “bilgi” anlamına gelir. Sonsuz ve kutsal olanın doğasına yönelik bir içgörü beraberinde, ruhsal aydınlanmaya açılan bir bilinçlenmeye işaret eder. (kaynak: gösterinin program dergisi)
(2)Bu bölümde ve Khan’ın ifadelerinde, program dergisindeki Türkçe çeviri temel alınmıştır.
(3)Geleneksel Japon savaş davullarına verilen isim.
(4)Sanatçının projeye dahil olma sürecine dair daha fazla bilgi için bkz: http://www.kodo.or.jp/news/20091112akram_en.html

23 Nisan 2010 Cuma

"Dans Tarihini Yeniden Düşünmek" yayınlandı...


Editör: Alexandra Carter
Yayına Hazırlayan: Berna Kurt

bgst YAYINLARI, İstanbul, 2009
215 sayfa, 14,7 x 21,5 cm

ISBN: 978-975-6165-35-5

“Dans Tarihini Yeniden Düşünmek”, makalelerden oluşan bir derleme kitap. Dans meraklıları, sanatçılar ve akademisyenler için değerli bir başvuru kaynağı niteliğinde. Kültür, sanat, siyaset ve felsefeye ilgi duyan herkese sesleniyor. Batı merkezli, doğrusal ve ilerlemeci bir anlayışla yazılan dans tarihi kitaplarına alternatif sunuyor. Okuyucuları sahne dansları tarihinin dönüm noktalarına “yeniden bakmaya” davet ediyor. Bale, geleneksel dans, modern/çağdaş dans formlarını kapsayan bu seçki, çok farklı konulara değiniyor:

* Dans tarihi disiplinine yönelik eleştirel bakış açıları,
* “Güneş Kral” 14. Louis’nin temsil ettiği erkek dansçı kimliği,
* 19. yüzyılda yaşamış bir İngiliz balerinin gözünden “bale dünyası”,
* Neo-klasik modanın bale üzerindeki etkisi,
* Kadın sponsorların modern dansın öncü kadınlarının kariyerlerine yönelik katkıları,
* 20. yüzyılın ortalarında Avrupa’daki farklı dans anlayışlarının etkileşimi,
* Modern dansın öncülerinden Laban’ın Nazi hükümetiyle ilişkisi,
* Irkçılıkla mücadele eden siyah dansçı Katherine Dunham’ın modern dans dünyasındaki yeri,
* Geleneksel Hindistan dansı Odissi’nin “yeniden inşa” süreci,
* Fred Astaire’den Michael Jackson’a müzikaller ve popüler müzik videoları,
* Erkek kuğularıyla ünlenen Kuğu Gölü balesinin arka planı,
* Avrupa’daki çağdaş dans pratikleri.

DANS, TARİH, SİYASET, FELSEFE… YENİDEN DÜŞÜNMEK, YENİDEN BAKMAK
Berna Kurt,1 Mart 2009

Dansla ilgili yayınların oldukça sınırlı olduğu ülkemizde, yabancı dillerdeki temel kaynakları Türkçeye kazandırmak önem kazanıyor. Ders kitabı olarak okutulacak, araştırma yapacaklara faydalı olacak ya da farklı konulara meraklı okuyuculara seslenecek kitaplar yayınlamak, dans alanında çalışma yürütenler için oldukça değerli bir çaba. 2007’de Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nden çıkan; çeşitli yazı, makale ve çevirilerden oluşan “Yirminci Yüzyılda Dans Sanatı, Kuram ve Pratik” kitabı bu alanda önemli bir boşluğu doldurmuştu. bgst Yayınları’ndan çıkan “Dans Tarihini Yeniden Düşünmek” de bu alana yeni bir katkı niteliğinde.

Alexandra Carter’ın 2004’te Routledge Yayınevi’nden çıkardığı “Rethinking Dance History: A Reader”ın çevirisi olan bu yeni kitap, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST) Dans Birimi’nin ilk yayıncılık projesi. 15 makaleden oluşan bu derleme, farklı ilgi alanlarına sahip okuyuculara seslenecek bir konu çeşitliliğine sahip. Öncelikle; tarih, kültürel çalışmalar, dans, performans çalışmaları, sahne ve gösteri sanatları…vb. başlıklı lisans ve lisansüstü eğitim programlarında okutulabilecek makaleler içeriyor. Bununla birlikte, müzikaller, video-klipler, moda temalı; siyaset, felsefe, sosyoloji toplumsal cinsiyet perspektifli makaleler de bulunuyor. Geleneksel danslar, bale, modern/çağdaş dans, sokak dansları, müzikal dansları gibi dans türlerini konu alan makalelerde; ünlü dansçı kral 14. Louis’den günümüz çağdaş dans sahnesini etkileyen Jérôme Bel, Xavier Le Roy, Vera Mantero gibi koreograflara kadar uzanan çok sayıda isme değiniliyor. Dans meraklılarının aşina olduğu diğer isimler de kabaca şöyle: Loie Fuller, Isadora Duncan, Ruth St Denis, Rudolf Laban, Katherine Dunham, Martha Graham, Mary Wigman, Gene Kelly, Fred Astaire, Michael Jackson, Matthew Bourne, Pina Bausch, Meg Stuart.

Hakim dans tarihçiliğine alternatif bir perspektife sahip olan kitap, balenin ‘ata’sı kabul edilen 16. yüzyıl saray danslarıyla başlatılan; bale, modern dans ve çağdaş dansın gelişimini kronolojik bir sırayla aktaran, doğrusal ve ilerlemeci bir tarih anlayışını yansıtan dans tarihi metinlerinden farklı bir içeriğe sahip. 14 farklı dans yazarı, akademisyen ve dansçı tarafından yazılmış olan makaleler; dönemleri, olayları, kişileri çeşitli tarihsel-toplumsal bağlamlarla ilişkilendirerek tartışıyor. Tarih, siyaset, felsefe, dans alanlarındaki farklı tartışmaları bir araya getirerek, disiplinler arası perspektifler sunuyor. Çeşitli sahne dansı formlarıyla popüler kültürün kesiştiği alanları araştırarak, geleneksel ‘sahne dansı’ kavramını genişletmeyi amaçlıyor.

Kitap, okuyucuları sahne dansları tarihinin dönüm noktalarına “yeniden bakmaya” davet ediyor. Belli konularda oldukça ayrıntılı ve derinlemesine analizler içeren yazılar, birçok yeni tartışmaya kapı aralıyor. Makalelerin düzenlenme biçimi, okuyucuyu herhangi bir noktaya göz atmak, tematik bir gezinti yapmak ya da tüm kitabı baştan sona okumak konusunda serbest bırakıyor.

Makaleler:
-Dans tarihi metinlerinin boşluklarını gündeme getiriyor. Yerleşik tarih yazımcılığı anlayışlarına yönelik eleştirel bakış açıları geliştiriyor. Sessiz bırakılan/üstü örtülen meselelerin üzerine gidiyor.
-Tarih yazımcılığında kimin “sesinin duyulduğu”nu soruyor. Baş balerinlerin arkasında görmeye alışık olduğumuz, adlarını pek de merak etmediğimiz beyaz kuğulardan birinin hatıralarına yer veriyor. Bu balerinlerin deneyimlerini de tarih metninin bir parçası haline getiriyor.
-Toplumsal cinsiyet ve queer perspektiflerini dans sahnesine taşıyor.
-Dansın modayla ilişkisine; hükümetlerin, resmi devlet politikalarının, himayecilik ağlarının dans sanatını nasıl etkilediğine değiniyor.
-Klasik bir dans tarihi metninde pek sık rastlayamayacağımız break dans, hip hop gibi sokak dansı türlerini, müzikallerdeki ve video-kliplerdeki dansları, geleneksel Hint danslarını gündeme getiriyor.
-Çoğu metinde eksik olan bir boşluğu doldurarak, bugünün dans sahnesine de göz atıyor.

Aytül Hasaltun ile “Nigar” Üzerine


Berna Kurt, Aralık 2008
(Bu röportaj, Gist dergisinin 3. sayısında yayınlanmıştır.)

Aytül Hasaltun yeni projesi “Nigar”’ı ilk kez 4 Kasım’da, sonra da 25 Kasım’da (Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde) Talimhane Tiyatrosu’nda sergiledi.

Ben ilk gösterimi seyrettim, kısa notlar aldım* ve çıkışta da birkaç kişiyle gösteri üzerine sohbet ettim. Dolayısıyla ilk izlenim sonucu oluşan sorularım katmerlenmiş oldu. Bu yazı-söyleşide bu soruların bir kısmını Aytül Hasaltun’la paylaşacağım. Ama öncelikle gösteriden bahsetmek istiyorum…**

……

Biz içeri girerken sahnede bir kadın tığ örüyor, fonda aşk temalı bir Türk sanat musikisi eseri. Arkada beyaz çarşaflar asılı, beyaz bir fona çeşitli görüntüler yansıyor… Kadın (Nigar?) ara ara yabancılaştırıcı bir gülümsemeyle seyirciye bakıyor. Yerinden kalıyor; kurduğu saatin tik takları eşliğinde tekrarladığı hareket dizileriyle; hırpalanan, nefessiz kalan, ama her defasında kendini toparlayan bir kadın portresi çiziyor.

Beyaz fona çeşitli çekimler yansıyor: imgesel çağrışımlara açık ilk çekimde; banyoda bir kadın… “Yüksek Yüksek Tepelere…” türküsü eşliğinde ikinci çekime geçiliyor. Müziğin ahengi bozulurken, düğün hazırlığı içindeki kadının görüntüsü seyirciyi yine yabancılaştırıyor: saçlarında süslü tokalar yerine rengârenk mandallar takılı... Sahnedeki kadının üstünde beyaz bir etek, yüzünde ve kollarında mandallar… Yavaş yavaş hareketleri bozuluyor ve mandallarını birer birer çıkarmaya başlıyor. Düşe-kalka seyirciye doğru ilerliyor; bu kez yalın, belki biraz ürkek bir ifadeye bürünüyor...

Beyaz fona yansıyan bir başka çekimde kadın beyaz çarşafın üstünde devinirken, kan kırmızı lekeler göze çarpıyor. Daha sonra sahnedeki kadın İngilizce bir müzik eşliğinde beyaz bir dekor üzerinde hareket ederken; eş zamanlı olarak fonda da yeşil çimenler üzerinde bir kadın yürüyor… Kadın müziğin ritmine uygun biçimde değişen renkli zemin üzerinde devinmeye devam ediyor. Ve sonunda…
……

Nigar tahmin edeceğiniz üzere tek kişilik bir gösteri. Belli bir tema etrafında örülmüş ve dramatik bir bütünlüğe sahip bir oyundan çok; farklı anlamlandırmalara, okumalara açık sahnelerden oluşuyormuş izlenimi veriyor. Kadın bir icracının yine bir kadın ismi verdiği gösterinin sergilenme tarihlerinden biri de 25 Kasım olunca ister istemez çeşitli beklentiler oluşmaya başlıyor:
Nigar, “kadınlık” ya da “toplumsal cinsiyet” meselelerinden yola çıkan; bu meselelere dair “söz”ü olan bir gösteri mi?

Türkiye’de çağdaş gösteri sanatları alanında faaliyet gösteren çok fazla kadın sanatçı olduğu hepimizin malumu. Son yıllarda toplumsal cinsiyet kimliğini ya da cinsel yönelimi (de) sorunsallaştırma çabasına sahip birçok oyun-gösteri seyrediyoruz***. “Nigar”ı da bu alandaki arayışlardan biri olarak yorumlayabiliriz.

Peki Nigar’ın diğer işlerden ayrışan yönleri var mı; yaratıcı(lar)ının farklı bir perspektif sunma derdi söz konusu mu?

Gösteriyi seyretmeden önce oluşan sorular bunlar. Seyir sonrası da artıyor sorular. En doğru adres tabii ki Aytül Hasaltun:

►Gösteriyi çıkarma sürecinden bahsedebilir misin biraz? Örneğin yola çıkış noktan neydi? Gösterinin diğer unsurlarıyla (görüntü, müzik, dekor, süpervizörlük…vb.) nasıl ilişkilendin? Dramaturjini oluştururken nelerden faydalandın?

Hareket eden “şey”ler dikkatimi çeker her zaman. Bir önceki işim olan artı-K (ama düşlerim)’de pet şişeler vardı sahnede. Nigar’da beni etkileyen, Tophane’nin dar ve eski sokaklarında camdan cama asılmış ve küçücük bir esintiyle bile hareket eden rengârenk çarşaflardı. O çarşaflarla yaşanan hayatları merak ettim. O evlerdeki ortak yaşam, bu çarşaflar kadar renkli miydi? Buradan hareketle başladı Nigar. Sonra kendimi sorgulama sürecim başladı. Benim çarşaflarım nasıl? Ben neden sokağa asmıyorum çarşaflarımı? Ve benim hayallerim nerelerde kırıldı? Kadınlığımdan dolayı ezilenim, Nigar hem kadın hem de ezilen sınıfa ait bir kadın. Bu içindir ki, “hem yoksun hem yoksul”. Dolayısıyla ortak bir kaderimiz var; yoksunluklarımız. Ayrıştığımız yerler de var elbette. Ben kendimi daha rahat ifade edebilir ve daha iyi koruyabilirim. Nigar kendini ifade etse bile çıkışı olmayabilir. Sonuçta her gün gazete haberlerinde, polise şikâyetinden sonra kocasına teslim edilen ve artık ölmüş olan kadın haberleri okuyoruz hepimiz. Ben ağladığımla kalmak istemediğim için böyle bir iş tasarladım. Çarşaflarını pırıl pırıl güneş altında, havadar bir mekânda kurutan kadını; hava alamadığı, sıkıştığı evinden görüntüledim. Bu nokta çok ironik aynı zamanda.

Gösteride sahnedeki Nigar, kamerayla sahneye yansıyan ise Aytül. Aynı hareket başlangıçlarını kullanıyoruz. Her iki kadın da nefessiz. Her iki kadın da mandal kullanıyor; her iki kadının da en reel ilişki alanı yatak. Videoları Kıvanç Demirtaş hazırladı. Ve gösterinin anlamlı bir parçası olması için epey mesai harcadık. Çünkü projeksiyondan yansıyan kadın, sahnedeki kadın kadar canlı olmalıydı.

Müzik Nigar’ı seyirciye daha iyi tanıtmanın yoluydu. Giriş parçamız Perihan Altındağ Sözeri’nin “Çok Görmeyin Ne Olur” adlı Hicaz parçası. Hicaz makamı konservatuarda tanıdığım ve ruhuma en iyi gelen makamdır. Diğer iki parçamız ise hayatımıza yeni katılan ama iyi ki de katılan Efe Sümer’e ait. Efe bu işe hem müziklerini verdi hem de ışık yönetimimizi yapıyor. Bir de Eminönü alt geçidinden aldığım gelin bebeğin “Yüksek Yüksek Tepeler”i var ki o da hem Balkan kına gecesi türküsüdür hem de gösteri esnasında ağırlaşan havayı dağıtabilmenin yolu oldu.

Dekor için şunları söyleyebilirim. Arkada renkli mandallarla ipe gerilmiş beyaz çarşaflarımız var ve esintiyle hareket ediyorlar. Oldukça büyük bir yatağı sahneye 75 derecelik bir açıyla yerleştirdik. Farklı bir düzlemde hareket etmek uzun zamandan beri düşündüğüm bir şeydi. Kısmet Nigar’aymış. Bu beni hareket olarak zorlayan bir noktaya götürmekle birlikte, mekân algısını kırmamı sağladı. Yatağı hep kullandığımız haliyle sahneye kursaydık eğer o heybetli ve yüce bir dağa dönüşmüş olanı, belki de asla ulaşılamayacak olanı bu kadar iyi anlatamazdım. Son bölümde yatağın üzerine düşen grafik-animasyon benim pek bayıldığım ve kafamın karışmasına neden olan çiçek desenlerinden oluştu. Bir papatyanın içinde “debelenmek” ruhen çok acıtan bir sembol. Ve finalde ben de acının kendisi oluyorum. Dekor Fadıl Öztürk’e ait. Grafik-Animasyon Kemal Bozkurt’un elinden çıktı.

Solo çalışmak hem çok sıkıcı, hem çok zor, hem çabuk kaybolabildiğin bir alan. En azından bende öyle oluyor. Elli dakika boyunca sahnede tek başına olmak korkutucu olmakla beraber farklı bir özeni ve disiplini de getiriyor. İşte bu noktada Candaş devreye girdi. Onun gözüyle kaybolmaktan kurtuldum; ya da şöyle diyebilirim, kaybolduğum anda Nigar’ı buldum. Candaş zaten uzun zamandan beri farklı alanlarda çalıştığım, aklına ve kalbine sonsuz güvendiğim bir kadındır; ve bu işte de, benim dışarıdaki gözüm oldu.

Nigar bütünlüklü bir öykü değil. Olmasını da istemedik. İki kadının üç hali var. Genel hali, nefessizlik; geçmişi düğün sahnesi ve özel hali ise yatak.

►Gösteride kullandığın mandallar bir sürü çağrışıma yol açıyor. Ben sevgiyi, emeği ve şiddeti bir arada barındıran, çelişkilerle dolu “özel alan”la ya da “kadın dünyası”yla bağlantı kurdum… Bedenine uyguladığın şiddetle seyircide oluşturmak istediğin etki neydi?

Mandalları toplumsal baskı olarak aldım. Evlilik baskısını çokça hissetmiş biri olmakla beraber, mandalları ancak süslenmek için kullandım; evliliğin kurumsal yapısının getirebileceği zorunlulukları bizim sınırlarımız belirledi. Ve böylelikle evlilik ritüelinin keyifli yanlarını yaşadım. Benim mandallarım saçlarımı topladığım, süslediğim tokalara dönüştü. Ama tecavüzcüsüyle evlendirilen bir kadın için evlilik, hiç de keyifle ve mutlulukla andığı bir olay olamaz. Sonuçta benim ideolojik bir duruşum var ve haklarım için mücadele edebilirim. Nigar’ın elini kolunu bağlayan türlü nedenler olacaktık. Yakın tarihimizde Hüseyin Üzmez vakası var. Kızın yaşını tespit etmek için kemikleri incelendi, son derece saçma bir nedeni olduğu halde. Yaş ilerledikçe tacizden daha az etkilenilir diye bir şey olabilir mi? Bu çok aşağılayıcı bir şey. Erkekliğe göre kurulu sistemi sürdüren tutumu çok net gördüğümüz bir şey. Bedenimde yaşadığım acıyı seyircinin görmesini istedim çünkü çoğu zaman o acıya dokunduğumuzu ya da anladığımızı sanıyoruz. Gerçekte ne kadarını anlıyoruz? Bu bölümü pornografik olarak tanımlıyorum aslında. Bundan anladığım da olanı olduğu haliyle göstermek.

►25 Kasım’da sergileme tercihinden bahsedebilir misin? Daha önce de kadınlara yönelik atölyeler yürüttüğünü biliyoruz. Benzeri projelerin var mı?

25 Kasım “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü”. Benim için özel elbette. Çünkü şiddetin her türlüsünü, hayatından çıkartmanın yollarını aramalı, kendini insan olarak tanımlayan herkes. Kadının yaşadığıysa en ağırı. Kapitalizmde kadınsanız iki defa eziliyorsunuz. Taciz, her kadının neredeyse her gün yaşadığı, tecavüzü bildiğim kadarıyla her üç kadından biri en az bir kez yaşamış, gazeteler öldürülen kadınların haberleriyle dolu. Kapitalizm vahşileştikçe kadına yönelik şiddet artıyor. Töre, namus, aile ve şimdilerde yaşanan ekonomik kriz önce kadına vuruyor. Evlilik ve düğün ritüellerine baktığınızda da dehşetle şunu görüyorsunuz; evlilik kadını, içindeki şeytandan kurtarmanın yolu. Bu korkunç bir ikiyüzlülük. Hani kadın melekti, çiçekti? Ama bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil şüphesiz, dünyada da tüyler ürperten gelenekler ve ideoloji ve istismarlar var. Afganistan’da yüzü kezzap atılarak yakılmamış kadın yok neredeyse. Afrika’da kadının cinsel zevk almasını engellemek için sünnet geleneği var. Avrupa ve Amerika’da aynı. Amerika tecavüzün en fazla yaşandığı yer. Çin’de kız çocukları daha anne karnındayken öldürülüyor. İşte bunun için kadın meselesi tali bir mesele değil. Ama bu sorunun çözümü için de sosyalizm ön koşul.

Kadın olarak hayatıma devam ettiğim sürece bununla uğraşacağım. İlerisi için tasarılarımda belki bu kadar altı çizili olmasa da kadınlık durumuna ilişkin cümleler olur diye düşünüyorum. Şimdi için hedefimiz bu işi götürebildiğimiz tüm illerdeki kadınlarla paylaşmak. Ve yalnız olmadıklarını bildirmek. Kemal’le ben seçimlerde 2. Bölge’de Ayşe Tükrükçü’ye oy vermiştik. Tek nedenimiz onun, adım attığı yolda biraz daha cesaretle ilerlemesine yardımcı olmaktı. Ayşe Tükrükçü’ye 784 oy çıktı bizlerden. Ve elbette ben de yalnızlıkduygumdan kurtulmak istiyorum. Kendim gibi olan başkalarına ihtiyaç duyuyorum.

►Çağdaş gösteri sanatlarında birbiri ardına kadın temalı gösteriler sergileniyor. Bunu neye bağlıyorsun? Nigar’ın bu işlerden ayrışan yönleri olmasını hedefledin mi?

Sıraladığın işlerden Engin-Ar’ı izledim. Engin-Ar’ın izlediğim en iyi işlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Candaş’ın bu işin hayalini kurduğu ilk günlerdeki heyecanına da şahidim. Öteki işleri yakalayamadım bir türlü. Ama hâlâ oynadıkları için, içim rahat. Asıl soruna gelince; çağdaş dans Türkiye’de yeni yeni kabuğunu kırmakta ve kişisel yaşantılardan çıkan işler dönemini tüketti artık. Kimlik, bu topraklarda çok büyük sorun. Kadın, Kürt, Ermeni, Rum, türban, lezbiyen, gay ve transseksüel hepsi için ayrı ayrı ve ağır dramlar yaşanıyor. Bunu mesele edip konu almak değil, bunları duyarlı olan kişiler olarak yok sayarak iş üretmeye çalışmak esas anlaşılmaz olan.

Dediğim gibi bahsettiğin işlerin hepsini görmedim ama sanırım Nigar’ın diğer işlerden ayrışan en önemli yanı ezilen sınıfın bir üyesi olması. Nigar dantel örer, misafir koltuklarında değil de sandalyede oturup kocasını bekler, evinin dışarıya açılan bölümünde yeni yıkadığı çamaşırlarını kurutur ve radyodan sanat müziği dinler. Engin-Ar’da karakter orta sınıfın bir üyesiydi. Nigar, Engin-Ar’daki gibi evinde kızlı erkekli parti veremez; olsa olsa kadın komşuları için gün yapabilir. Nigar aslında hiç dile getiremediklerini, asla getiremeyeceklerini sahne aracılığıyla bizimle paylaşıyor.

►Sahnede yerel bir dilden faydalandığın kısa anlar var ama oyunun bütününe yayılmıyor. Düğün sahnesindeki kısa çiftetelli dansı, Türkçe şarkı sözleri…vb. “Yerelleştirme” bilinçli bir tercih miydi?

Doğalında öyle çünkü ben Türkiyeliyim ve ancak kendi durduğum yerden bakarsam samimi ve gerçek olurum. Bununla birlikte ekip olarak, oryantalizme kaymaması için çok dikkat ettik. Türkiyeli olmaktan çok kadın ve dansçı olarak sahnede olmayı tercih ettim. Ama yaşadığım yer burası ve topraktan gelen özellikler bende var şüphesiz.

►“Halk dansları” eğitimi almış ve kendini çağdaş dans alanında geliştirmiş bir dansçı olarak bu dans türleri arasında yapılan ayrımlar; Türkiye’deki dansçıların bu konudaki tercihleri hakkında ne düşünüyorsun?

Bu tercih meselesini çağdaş dansın başarısı olarak görüyorum. Çünkü çağdaş dans özgür ve demokratik bir yaklaşım sunuyor. Hiyerarşi, düzen, akrobasi gibi tali durumlarla değil, anlatmak istediğini en iyi nasıl anlatabileceğinle ilgileniyor. Her disipline açık ve her ifadeye de açık. Ben çok uzun zamandır halk danslarıyla ilgilenmiyorum. Okulla beraber bittirdim o dönemi; çünkü bölümün adı konusunda bile çok çaba verdim. Değiştiremeyeceğimi ve bunun için mücadele vermek istemediğimi fark ettiğim andan itibaren çağdaş dansla ilişkimi derinleştirdim. Şimdi başka bir iş yapabileceğimi zannetmiyorum. Ben hikâye anlatmayı seviyorum; bunu da en özgür biçimde çağdaş dans ile gerçekleştiriyorum.

* Bu yaz Bimeras Kültür Vakfı sayesinde edindiğim bursla İmPulsTanz Viyana Uluslararası Dans Festivali'ndeki “dans eleştirmenliği-yazarlığı” atölyesine katıldım. Üç haftalık atölye boyunca seyrettiğim otuza yakın gösteri sırasında not tutmam ve hemen sonrasında yazı yazmam gerekiyordu. Artık yazı yazma niyetim varsa not almadan edemiyorum; faydasını gördüm.
** Neden mi?: Herhangi bir gösteri üzerine yazdığınız bir yazıda, söz konusu gösteriden kısaca “bahsetmek” tavsiye ediliyor. Çünkü gösteriyi seyretmemiş, belki de hiç seyretmeyecek olan bir kişi de bu yazıyı okumak isteyebilir. Hedef eğer bu alana yönelik sınırlı merakı taze tutmak, dans alanına dair tartışmaları çoğaltmaksa, böyle bir kısa bölüm işlevli olacaktır...
*** En yakın dönemden birkaç örnek: Engin-Ar, Atrofi 1 İsimler Evi, Çirkin İnsan Yavrusu, Vakit Tamam Beyler Kapatıyoruz…

DANS ERKEĞİ “BOZAR” MI? SİNOP’TA KÖÇEKLİK GELENEĞİNE KISA BİR BAKIŞ


Berna Kurt, Haziran 2007 (Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar dergisinin 3. sayısında yayınlanmıştır: wwww.feministyaklasimlar.org. Fotoğraf şu siteden alınmıştır: www.ulukayakoyu.com/adetlerimiz.htm)

Erkeklerin kadın kılığında dans etmesi anlamına gelen “köçeklik” geleneği, tarihsel gelişimi içinde çeşitli değişikliklere uğramış olsa da, her zaman erkek dansçıya yönelik homofobik bakıştan nasibini almıştır. Köçeklik, bu çalışmada da, temsil edilen toplumsal cinsiyet kimliğinin toplumsal kabulü bağlamında incelenecektir. Bu doğrultuda, Sinoplu köçek ekibi üyeleri ve araştırmacılarla sözlü tarih yönteminden faydalanılarak yapılan söyleşiler ve mevcut metinler değerlendirilecek ve köçeklere yönelik homofobik bakışın tarihsel sürekliliği ele alınacaktır.

GİRİŞ:
Sahnedeki toplumsal cinsiyet temsilleri, kadınlık ve erkekliğin değişen toplumsal tanımlarını yansıtır ve bunların yeniden tanımlanmasına da katkıda bulunur. Değişen toplumsal koşullarla birlikte sahnede üretilen toplumsal cinsiyet rollerine tepkiler de farklılık gösterir. Köçeklik de bu topraklarda gelişen, tarihsel olarak değişikliklere uğrayan, farklı bir toplumsal cinsiyet temsili örneğidir. Sahnedeki cinsiyet temsillerinin değişkenliğine örnek oluşturur. Farklı beden temsillerinin olanaklılığını savunan feminist bir dansçı olarak kendi memleketimde hâlâ sürdürülüyor olan bu geleneğe karşı özel bir ilgi duydum. Araştırmam için köçeklik geleneğinin tarihsel gelişimiyle ilgili sınırlı sayıdaki kaynağı inceledim. Bu kaynaklar, geleneğin saraylardaki temsilini ve yabancı gezginlerin tanıklıklarını merkeze alıyordu. Bu yüzden geleneğin farklı ortamlardaki (özellikle de saray ya da İstanbul eğlenceleri dışındaki) sürdürülüşü hakkında bilgiye ulaşamadım. Geleneğinin 19. yüzyılda yasaklanmasının bir kırılma noktası olduğunu, bu tarihten sonra bu saray geleneğinin Anadolu’da sürdürülen bir halk eğlencesine dönüştüğü sonucuna ulaştım. Araştırmada kadın kılığında dans eden erkeğin toplumsal açıdan değerlendirmesini merkeze almaya çalıştım. Değerlendirmemin temel eksenini de okuduğum metinlerde ya da Sinoplu köçek ekibi üyeleri ya da araştırmacılarla yaptığım sözlü tarih görüşmelerinde ortaya çıkan dansçı erkeğe yönelik homofobik yaklaşım oluşturdu. Bu yüzden homofobinin dans alanındaki tezahürleri üzerine yoğunlaşmaya çalıştım.

DANS VE HOMOFOBİ:

“Köçek” kadınların genelde kamusal alanda, özelde ise sahnede görünürlüğünün kısıtlı olduğu Osmanlı İmparatorluğu’nda, kadın kılığına girerek sahneye çıkan ve dans eden profesyonel dansçılara verilen isimdir. Tarihsel metinler incelendiğinde; köçeklerin bedenleri ve cinsellikleriyle tanımlandığı, “ikinci cins”, aşağı cins olarak görülen kadınların konumuna itildiği ve nesneleştirildiği görülür. Kadın kılığında dans eden erkek bir anlamda itibar kaybeder; “erkeklik”i tartışma konusu haline getirilen, iktidarını yitiren köçek, açık ya da örtük bir biçimde eşcinsellikle ve eşcinsel erkek fahişeliğiyle ilişkilendirilir.

Köçeklerin bu şekilde tanımlanmasında homofobik yaklaşımların etkili olduğu söylenebilir. Genellikle eşcinsellere ve eşcinselliğe karşı korku ya da ayrım ve hoşnutsuzluk içeren yaklaşım olarak tanımlanan homofobi, bir tür ayrımcılık ideolojisidir. Heteroseksist toplumun baskı altına aldığı eşcinsellerin her türlü eylemi cinsel kimlik süzgecinden geçirilerek değerlendirilir. Çoğu zaman yaptıkları işlerden çok cinsel yönelimleri ön plana geçer. Baskı toplumsaldır ve yaşamın her alanında karşılarına çıkar. Melek Göregenli, günümüzde homofobinin kişisel bir korku ve irrasyonel bir inanç olmanın çok ötesinde bir anlam taşıdığını savunur. Ona göre bu kavram, kültür ve anlam sistemleriyle, kurumlar ve toplumsal geleneklerle ilişkili olarak ele alınması gereken, politik alanda oluşan, gruplar arası bir sürece işaret eder. Homofobide, daha bireysel (kişilik, benlik algısı, bilişsel yapılar vb.) süreçlerin de etkili olduğunu belirtir. Ancak kavramı temelde eşcinsellerin bir dış grup olarak kavramsallaştırılması sonucunda oluşan ve belirli stereotiplerin eşlik ettiği bir gruplar arası ilişki ideolojisi olarak tanımlar.. Homofobik ideolojinin kendiliğinden kişisel bir özellik olarak değil, belirli bir sosyo-kültürel bağlam içinde oluştuğunu belirtir. (“Ayrımcılık İdeolojisi Olarak Homofobi,” Radikal İki [İstanbul] 14 Mayıs 2006, sf: 5.)

Ataerkil toplumun temel bir niteliği olduğu söylenen homofobiyi Joseph Bristow “erkekleri yakın toplumsal ilişkiye sokma düzeneği” olarak tanımlar; böylece erkeklerin (cinsel anlamda) çok yakınlaşmadan kendi çıkarları için bir araya gelebilmelerinin sağlandığını söyler. (Bristow 1988: 128; Burt, sf: 29-30.) Toplumsal erkek kimliğini etkileyen, ataerkil düzeni meşrulaştırmak üzere kurulan erkek dayanışmasını sürekli kılan bu tür yaklaşımlar, dans sahnesinde temsil edilen erkek kimliğini de biçimlendirir.

Dans sanatında toplumsal cinsiyet temsillerinin tarihsel gelişimiyle ilgili araştırmalar, “kadınsı” ve erkeksi” hareket sistemleri karşıtlığının fiziksel ya da psikolojik bir gerçeklikten çok, toplumsal ve sanatsal gelenekle ilgili olduğunu ortaya koyar. Beden, toplumsal jestlerle, söylemlerle; siyasi, tarihsel ve ekonomik tanımlama dizileriyle kurulur. Dolayısıyla “erkek bedeni” de toplumsal olarak kurulmuş, değişken bir kimliğin bir parçasıdır; değişen toplumsal koşullar altında farklı görünümler alır. Erkek dansçı dans sahnesinde cinsel farklılığa atfedilen anlamları yeniden tanımlar ve bunlara uyum gösterir.

Örneğin balenin Avrupa saraylarında temellerinin atıldığı 16. yüzyılda; dans etmek, hatta sahneye çıkmak belli dönemlerde saygınlık kazanmanın, soylu bir sınıfa ait olduğunu göstermenin bir yoludur. Saray balelerinde soylu erkekler ön plandadır ve çoğu zaman kılık değiştirerek kadınların rollerini de canlandırırlar.

Zamanla burjuva sınıfının siyasi sahneye ağırlığını koyması, soyluların iktidarlarını kaybetmeye başlaması, toplumsal ve kültürel yaşamı da etkiler. Saraylardan, yükselen orta sınıfın salonlarına ve sahnelere taşınan bale, tiyatral bir tür haline gelir. Bu işten para kazanan profesyonel -önce erkek, sonra da kadın- dansçılar ortaya çıkar.

Bu dönemin dünya görüşünün şekillenmesinde de yükselen orta sınıf değerleri etkilidir. Orta sınıfın yaşam görüşünün önemli bir boyutunu ataerkil kamusal ve özel alan ayrımı oluşturur. Paul Hoch’a göre yine aynı dönem, sanatın da toplumsal olarak cinsiyetlendirildiği bir dönemdir. Sanat, “içsel” (ve kadınsı) olanın duygusal temsili olarak algılanır ve (erkeğe ait) bilimsel alandan iyice uzaklaştırılır.

Yükselen burjuvazi, aristokrasinin düşüşünü kısmen de olsa sahip olduğu gevşek ahlâk anlayışıyla ilişkilendirdiği için saraylı erkeklerin sanatı olan bale kadınlar kadar “aşağılık” görülmeye başlar. Dansın duyguları anlatma ve seyirciyi tahrik etme potansiyeline sahip olduğu düşünülür ve dansçılar insanları gerçek hedeften saptıran unsurlar olarak görülür. Günahla ilişkilendirilen ve ruhani yaşamın düşmanı olarak görülen beden bir zevk aracı olarak algılanır. Ekonomik üretimsizliğe yol açtığı açacak olan cinsellik ve fazla çocuk doğurmak, toplumsal gelişmenin önünde bir engel olarak görülür. Dolayısıyla beden, sorun yaratan ve denetlenmesi gereken bir varlık olarak algılanır. Bedenin denetimi, bedensel faaliyetlerle ilişkilendirilen aşağı halk sınıfının da denetimi anlamına gelecektir.

19. yüzyıl da erkek bedeni temsillerinin sorunlu bir hale geldiği, resim ve heykelde de çıplak erkek tasvirinin ortadan kaybolduğu bir dönemdir. Orta sınıf erkekleri beden hatlarını göstermeyen kostümler giyerler. Seyircilerin çoğunluğunu kamusal alana çıkma hakkı olan erkeklerin oluşturduğu düşünüldüğü için, sahnede erkek bedeninin seyredilmesi sorunlu bir durum oluşturur. Bunun karşısında savunmaya geçen balet, erkeklik gösterisine girişir; bakışını balerine yöneltir, onu yönetir ve erkek seyircinin bakışına sunar. Heteroseksüel erkek seyirci ise baletle özdeşleşerek onun kadın üzerindeki egemenliğini sağlamlaştırır.

Bu gelişmelerle birlikte özellikle orta sınıfın güçlendiği İngiltere ve Fransa’da dans mesleğinin saygınlığı düşmeye başlar. Egemen sınıfın erkekleri de bu sanattan uzaklaşır. Dans mesleğinin önemi azalmaya başlayınca, dansçılar ile soylu patronlar, krallar arasındaki geleneksel ağlar da çözülür. Kadın ve erkek rollerini canlandıran erkekler meslekten uzaklaşır; kadınlar ise daha fazla sahneye çıkma fırsatı kazanırlar. Erkeklerin temel işlevi sahnedeki balerinleri taşımak, desteklemek ve ön plana çıkarmaktan ibaret olur.

Bu dönemden itibaren profesyonel dansçı erkekler eşcinsellikle ilişkilendirilir. Yumuşak ve duygusal görünen dansçı erkek imgesi reddedilir; bu şekilde hareket edenler “gerçek erkek” olarak görülmez (eşcinsel olarak etiketlenir). Buna karşı baletler ve balerinler arasında yalancı evlilikler yapıldığı bile olur. Kadınların bir kısmı kılık değiştirip erkek rollerini canlandırır. Yine bu dönemde sahnedeki hareket kalıplarında toplumsal cinsiyet daha belirleyici bir hale gelir. Kadınların ve erkeklerin dans etme biçimleri birbirinden iyice ayrışmaya başlar. (Bkz. Burt, 50.)

Erkek dansçıya dair önyargının ortaya çıktığı alan bir tür sahne dansı olan baledir. Sahne dışında, sosyal ortamlarda dans eden erkek sayısında ise bir azalma olmaz. Baletlerin prestiji özellikle balenin burjuva sınıfının egemenliğinde olduğu Fransa ve İngiltere’de düşer, sarayın ve soyluların egemenliğini sürdürdüğü Danimarka ve Rusya’da ise baletler kariyerlerini sürdürürler. Bu dönemde az sayıda erkek dansçı teknik yeterliliğiyle öne çıkar. Bu dansçılar daha çok tiyatrolardaki danslı dövüş sahnelerinde sahneye çıkarlar ya da oyunculuk ve mim gerektiren rollerde yer alırlar.

KÖÇEKLİK GELENEĞİ:

Batılı sahne sanatlarında temsil edilen erkek kimliğinin değişime uğradığı dönemlerde, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki köçeklik geleneği de dönüşüm geçirir. Geleneğin saraylarda sürdürülüşüne dair sınırlı sayıdaki kaynaktan çıkan veriler günümüze dair verilerle bir araya getirildiğinde, 19. yüzyılın bir kırılma noktası olduğu ortaya çıkar. Bu tarihten itibaren geleneğin elit bir saray eğlencesi olmaktan çıktığını, ama bir halk geleneği olarak sürdürüldüğünü söylemek mümkündür.

Köçeklik geleneğinin sosyo-kültürel bağlamı incelendiğinde, eğlence anlayışının kamusal-özel alan ayrımına göre şekillenmesinin geleneğin gelişiminde etkili olduğu görülür. 16.-19. yüzyıllar arasında erkek sanatçılar, erkeklere ayrılmış olan kamusal alanda sahneye çıkar, gerektiğinde kılık değiştirerek kadın rollerini de oynarlar. Kadınlar ise gösterileri kendilerine ayrılan bir yerden, kafesin arkasından seyrederler. İktidarı sağlamlaştırmak, halkla hükümdarı birbirine yaklaştırmak, sıkı toplumsal kurallara sahip bir toplumda düzeni bozmayacak bir eğlence ortamı kurmak üzere tertiplenen saray şenlikleri, dönemin eğlence yaşamının merkezini oluşturur. Metin And’ın belirttiği gibi, saray tarafından düzenlenen birkaç gösteride gayrimüslim profesyonel kadın dansçılar (çengiler) sahneye çıkmış olsa da , kamusal alanda kadınların görünürlüğü yok denecek kadar azdır. Kadınların karma seyirci karşısına çıkması hoş görülmez. İstanbul’da saray ve çevresinde yaygınlık kazanan köçeklik geleneğinin saraylarda sürdürülmesi 1856 yılında Sultan Mahmud tarafından yasaklanır. Bu yasakta, oğlancılığın yaygınlık kazanmasının, İstanbul meyhanelerinde köçekler yüzünden çeşitli tartışmaların, kavgaların çıkması, hatta bu kavgalara Yeniçeri Ocağı’ndan üyelerin de katılmasının etkili olduğu söylenir. Ancak yasaklandıktan sonra da gelenek gizli biçimde sürdürülür. En sonunda ayaklanmalara son vermek üzere, 1857 yılında köçekleri yasadışı kılan ve gösterilerini yasaklayan bir kanun çıkarılır. Çengiler ise bu yasağın dışında kalır.

Köçek oynatma geleneğinin resmen kaldırıldıktan sonra bile sürdüğü, Sultan Aziz dönemine kadar saraylarda devam ettiği söylenir. Köçeklerin çoğu çeşitli Arap ülkelerine, Suriye’ye, Mısır’a ve Anadolu’ya kaçar ve mesleklerini buralarda sürdürmeye çalışır. Gelenek zamanla yaygınlığını yitirmeye başlar. 20. yüzyılın başlarından itibaren Müslüman kadınların sahneye çıkmaya başlaması da bu süreci hızlandırır. Köçeklik, zamanla Anadolu’nun belli bölgelerinde, daha çok kırsal kesimde sürdürülen bir gelenek biçimini alır.

KÖÇEKLİK GELENEĞİNİN TOPLUMSAL AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ


1) Köçeklikle İlgili Metinlerdeki Homofobik Yaklaşım:

Kadın kılığında ve kadınsı devinim biçimleriyle dans ettikleri için (Batılı erkek dansçılarla benzer biçimde) homofobik yaklaşımların nesnesi olan köçeklere dair metinler, genellikle Osmanlı saray eğlencelerine katılan Batılı gezginlerin gözlemlerini referans alır. Oryantalist bir bakışa sahip olan bu metinlerde köçek danslarının sanatsal değerlendirmesinden çok; köçeklerin kadınsı “erotik” görüntüleri ön plana çıkar. Uzun saçları, süslü şapkaları, kırıtarak yürümeleri, müstehcen jestleri konu edilir. Köçekler, eşcinsellikle, hatta eşcinsel fahişelikle ilişkilendirilir. Kadın kılığında dans eden erkeğe karşı bu eril bakış, onu kadın gibi görmeye, edilgen ve düşük bir konumda algılamaya eğilimlidir. Bu bakış, öteki pozisyonuna ittiği gizemli ve egzantrik dansçı erkeği “Şark’taki ahlâk dışı cinsellik”in özneleri olarak tanımlar. Örneğin 19. yüzyıl başlarında bir gezginin izlenimleri şöyledir:

13-17 yaşlarında 4 genç erkekle birlikte dans eden 2 daha yaşlı erkek soytarı taklidi yapar. [. . .] Gençler kız gibi süslenmiştir, soytarılar ise erkek görünümündedirler ve paçavralar giymişlerdir. Dansın konusu Türk kadınlarının tavırları ve entrikalarıdır. Gençler çok iyi taklit yapar, kadın gibi şarkı söylerler. Soytarıların daha iyi giyinmiş olanı, evli kadınla gizlice buluşan âşık rolündedir. Diğeri ise kendisiyle dalga geçilen istenmeyen âşıktır. Âşık soytarı kadını bir çember dansına sokar ve şehvetli hareketler yapar. Bazen müzisyenler de dansa katılır.

Günümüzde de benzer bir önyargılı yaklaşımın söz konusu olduğu söylenebilir. Köçeklik, saygın bir meslek sayılmaz; genelde geçici bir iş olarak görülür ve dans etmek veya kadın kılığında dans etmek erkeklere pek yakıştırılmaz. Bu “yakıştırmama”, “uygun görmeme” durumu, toplumsal bilinçaltına da yansımıştır. Örneğin internetteki bir rüya tabiri sitesinde rüyada çeşitli şekillerde köçek görmek şu şekillerde yorumlanır:

[…] Rüyanızda köçek oynatarak eğlendiğinizi görmek, söz verdiğiniz halde yapmadığınız bazı vaatleriniz yüzünden işinizde de bazı aksamalar olacağına; bu halinizden ötürü dostlarınızın da yavaş yavaş sizi terk edeceklerine işarettir.
[…] Bir adamın köçek kıyafetine sokarak oynatıldığını görmek, onun kendisine verilen bir işi başaramayıp, herkesin kınanmasına sebep olduğuna işarettir.

Yukarıdaki cümleler, toplumsal olarak kabul görmemenin bir anlatımı olarak yorumlanabilir. Köçekler dostları tarafından terk edilen, kınanan kişiler olarak sunulur. Ayrıca yaptıkları işin utanç verici olduğunu düşünenler de vardır:

[…] Rüyasında köçek olduğunu görmek, halk tarafından ayıplanacak bir iş yaptığına delalet eder.
[…] Bir köçeğe renkli köçek elbiseleri giydirdiğini ve parmaklarına zil taktığını görmek, akrabaları tarafından ayıplandığına ve mahalle halkının da kendisini üzülecek işler yaptığı için ayıpladıklarına işarettir.

Aşağıdaki yorum, köçeğin erkekliğini, dolayısıyla itibarını yitirmesinin, kadınların toplumdaki ikincil konumuna itilmesinin bir işareti olarak okunabilir.

[…] Bir eğlencede köçek oynatıldığını ve kendisinin de köçekle birlikte oynadığını görmek, evin içinde saygınlığının kalmadığına ve eşinin kendisinden yüz çevirdiğine delalet eder.

Bir başka yoruma göre de, rüyada köçek olup, milleti oynattığını gören kişi; korku, üzüntü ve sıkıntıya düşer. Dolayısıyla sadece köçek olmak değil, köçekle birlikte oynamak ya da düzenlediği eğlenceye köçek çağırmak da sorun yaratabilecek bir durum olarak yorumlanır.

Köçeklere karşı önyargılı tutumun bir örneği de, köçekliği eşcinsellikle bir tutmak ve geleneğin yaşanma biçimini “yozlaşma” olarak nitelemektir. Coşkun Aral, TRT 1’de yayınlanan Haberci programının bir bölümünde, Karabük'ün Eflâni ilçesinin Ovaşeyhler köyündeki köçekleri konu edinir. Haberci ekibinin araştırmaya katkı olarak sunduğu, Selim Somçağ’ın bu programla ilgili yorumu ise şöyledir:

[. . .] 15. yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı’nın Türkmenlikten uzaklaşarak İslâm’ın Bizans ve Pers kültürünün etkisindeki katı yorumlarını benimsemesiyle şehirlerde kadının toplumsal hayat dışına itilmesi, ikinci sınıf insan konumuna indirgenmesi başladı. Kadını hareme hapseden, kadın ve erkeğin her zaman ve her yerde birbirinden ayrılması ilkesine dayanan yeni toplum modeli, daha önce bunu benimsemiş olan Eski Yunan ve Pers toplumlarında neye yol açtıysa Osmanlı’da da onu üretti: Erkek eşcinselliği patlama yaptı ve kurumsallaştı. Toplumdaki eşcinsel oranı, aşağı yukarı her toplumda % 5 civarında gözlenen kalıtsal erkek eşcinselliğinin çok çok üzerindeydi. 16. asırda İstanbul’a gelen Batılı gezginlere bakılırsa hemen her Türk erkeğinin bir oğlanı vardı… Türk kadınını esaretten, Türk çocuğunu kasık mancası olma korkusundan Atatürk kurtardı.
İşte Coşkun Aral'ın desteklediği köçeklik bu bataklığın bir ürünüdür. Köçeklik erkeğin dans etmesi değildir. Anadolu’da erkeğin oyunu zeybektir, halaydır, bardır. Köçek kadın gibi etek giyer. Kadın gibi kalça kıvırmaya çalışır. Hareketleri ve kıyafetiyle göbek atan bir kadın vücudunun erotizmini hatırlatmaya çalışır. Kadınsız bir toplumda içki sofralarının mezesidir. Dolayısıyla, hele kadınsız bir toplumda, oğlancılığa doğru ucu fazlasıyla açıktır. Bugün kırsal kesimde bu işi yapanların çoğunun böyle bir durumu olmasa da, bu Cumhuriyet’in getirdiği toplum yapısı sayesinde böyledir. Yoksa bu işin kanunu budur.

Köçekliği “oğlancılık”la ilişkilendiren tek kişi Selim Somçağ değildir. Gençliğinde kısa bir dönem köçeklik yapmış olan ve sonrasında bağlamasıyla ve besteleriyle ünlenen Kırşehirli Abdal müzisyen Neşet Ertaş, Haşim Akman’ın kendisiyle yaptığı söyleşilerden oluşan bir kitapta köçeklik yaptığı günlerden bahseder. Kendisi de benzeri önyargılı bakışlardan rahatsız olmuş; yaşadığı bir olay üzerine bu işi bırakıp babası gibi bağlama ustası olmuştur. (Gönül Dağında Bir Garip, Neşet Ertaş Kitabı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Haziran 2006, sf. 41-42.)

Çocukluk yıllarında babasının müzik ekibiyle birlikte ekmek peşinde koşturan Neşet Ertaş yazarın sorularına şöyle cevap verir:

-... Babam saz çalardı. Yanında da zil vardı. Çalarken bazen ona eşlik ederdim. Oyun havaları çaldığı zaman da kalkar oynardım… Köyün çocukları bana köçek gözüyle bakardı... Çocuktum ben ve çok utanırdım… Babam önce zil verdi bana. Oyun havalarında zille eşlik etmeyi öğretti…Zaten bizim Abdallarda öteden beri köçeklik vardır. Bir gelenektir. Çocuklar da müziğe böyle, zille başlar.
-[. . .]
- Babanız utandığınızı gördüğü halde sesini çıkarmaz mıydı?
- Bu ekmek davasıydı. Rahmetlik bilirdi ama çaresizdi ve ben çocuklardan utanırdım.
- Köçeklikten utanmanız ya da köçekliğiniz ne kadar sürdü?
- 12 yaşımda ben cümbüşe başlayana kadar.
- O zamana kadar hep utanarak mı oynadınız?
- Evet. Çünkü bizim memlekette gelenekti ama Yerköy’de, Kırıkkale’de gelenek değildi mesela. Bu utanmayla ilgili, bir söz yüzünden, derhal bıraktım. Babam da niye bırakıyorsun filan demedi.
- Bu söz neydi?
- Başka gözle görüyorlar gibi hissettim ben.
- Bu bir his mi, yoksa doğrudan size söylenmiş bir söz müydü?
- Sözdü. Babama demedim. Bırakıyorum, dedim. O da ağzını açıp tek laf etmedi bana.
- Zaten siz, “Hep babamın önünde oynadım ben” diyerek bunu vurguluyorsunuz. Başkasının önünde de oynamak mümkündü herhalde değil mi?
- Elbette mümkündü ama ben babamın önünde oynadım.
- [. . .]
- Bir histen öte, sözlü sataşma da olmuştur.
- Tabii bir söz duydu kulağım. Beni, affedersiniz, şey olarak... Söylemeye dilim bile varmıyor, kadınla erkek arasında olan birilerinden biri olarak düşünülmüş gibi hissettim ben. Ondan sonra bıraktım.
- Evvela kadınla erkek arasındaki cinste gezen insanlar var mıydı ki böyle bir söz doğdu?
- O zamana kadar ben görmedim. Yoktu. Bizde köçeklik, asırlardır gelen bir gelenektir.

Neşet Ertaş’ın karşılaştığı tutum, bu işi bırakmasına neden olmuştur. Kendisinin de belirttiği gibi günümüzde köçekler arasında “kadınla erkek arasındaki cinste gezen insanlar”a pek rastlanmayabilir. Burada ortaya çıkan durum ise, bu mesleğe sürdürenlerin -gerçek cinsel yönelimleri ne olursa olsun- eşcinsel olarak etiketlenmesidir. Neşet Ertaş da eşcinsel olarak etiketlenmekten çekinmiş ve daha fazla itibar göreceğini düşündüğü bir alana yönelmiş ve bağlama ustası olmuştur.

2) Sinop Örneği Bağlamında Günümüzde Köçeklik Geleneği ve Homofobik Yaklaşım

Halil Bedi Yönetken’in 1937-1952 yılları arasında Ankara Devlet Konservatuarı Folklor arşivi için Anadolu ve Trakya’da yaptığı derlemelerin notlarına göre, bu yıllarda Ankara, Çankırı, Rize, Trabzon ve Antalya’da köçek oyunlarına rastlanmaktadır. (Yönetken, Derleme Notları. (İstanbul: Orkestra Yayınları:1), 1966, sf. 15, 34, 71, 75, 155) Metin And da geniş, çok renkli etekler giyen profesyonel ve amatör köçeklerin 70’li yılların ortalarında Anadolu’nun çeşitli köylerinde düğünlerde ve eğlencelerde dans ettiğini yazar. Genellikle davul eşliğinde dans eden köçeklerin, genç görünümlerini yitirmeye başladıkları dönemde davul çalmaya başladığını belirtir. (And 1976). Bugün itibariyle değerlendirildiğinde ise Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde sürdürülen köçeklik geleneğinin farklı bir boyut kazandığı söylenebilir. Günümüzün köçekleri, kırsal kesimin eğlencelerinde davul-zurna ekibi eşliğinde etek giyip zil takarak dans eden alt sınıf erkekleridir.

Bugün köçeklik geleneğinin en yaygın olarak sürdürüldüğü bölge Batı Karadeniz’dir. Önceleri en fazla Kastamonu üzerinden bilinen gelenek, günümüzde Sinop’ta da oldukça yaygın durumdadır. Sinop ve Arzavar (Kastamonu) dışında, Bolu, Eflani (Zonguldak) İnebolu; ayrıca Çankırı, Ankara ve Kırşehir’de de sürdürülmektedir. Sinop il sınırları içinde ise en fazla Sinop merkez ilçede, Ayancık, Gerze ve Erfelek ilçelerinde yaygın durumdadır.

Vakit darlığı ve görüşmeci bulma zorluğu nedeniyle küçük ölçekli bir araştırma yapmaya yöneldim. Alan araştırmasını yürüteceğim bölge olarak Sinop il merkezini ve buraya bağlı köyleri belirledim. Bunda, köçeklik geleneğinin halihazırda burada yaygın olarak sürdürülmesinin yanı sıra, bölgeyle tanışıklığım ve ailevi bağlantılarım da etkili oldu. Böylelikle Sinoplu ama İstanbul’da yaşayan, orta sınıf bir kişi olarak görüşmeci bulmam kolaylaşacaktı. Çünkü kadın kılığında dans ederek para kazanan kırsal kökenli bir erkekle ilişkiye geçmek, görüşme sırasında rahat ve eşitlikçi bir ilişki kurmak oldukça zordu. Ancak sahip olduğum bu “hemşehrilik” ilişkileri görüşmeleri kolaylaştırdı. Görüşmecilerin önemli bir kısmını tanıştıran Sinoplu bir (erkek) tanıdığımın ve annem ve hatta bazen de yengemin görüşmeler sırasındaki varlığı, bir erkek berberinde ya da gecenin karanlığında ücra bir köy kahvesinde yapılan görüşmelerde sıcak bir ortamın kurulmasını sağladı..

Araştırma için, 5 Eylül 2006 ve 23 Aralık 2006 tarihleri arasında, ikisi İstanbul (Karadenizliler Gecesi’nin yapıldığı Kadıköy Meydanı ve Üsküdar-Örnek mahallesinde bir işyeri), ikisi Sinop’taki bir erkek berberinde, biri de Sinop’un Erfelek ilçesinin Şerefiye köyünde olmak üzere toplam beş sözlü tarih görüşmesi gerçekleştirildi. Araştımacının görüşülen kişilerle arasında güç dengesizliği oluşmaması için anlatıcıların sözlerinin kesilmemesine dikkat edildi, olabildiğince kendilerinin konuşması teşvik edildi. Ucu açık sorularla, kendi yorumlarını yapmalarına fırsat vermek istendi.

Görüşmelerin amacı, köçeklik geleneğine dair genellemeler yapmak değildi. Yapılan kısıtlı sayıdaki görüşmenin temel hedefi, günümüzde köçekliğin yaşatılış biçimlerine ve köçekliğe dönük toplumsal yaklaşımlara dair bilgi edinmekti. Bu anlamda, geçmiş önyargıların sürüp sürmediğine veya sürüyorsa bunun aldığı biçimlere dair veri toplamak araştırmanın önemli bir ayağını oluşturdu. Bu görüşmelerden elde edilen veriler aşağıdaki başlıkta paylaşılacak ve köçekliğin mevcut durumu toplumsal açıdan değerlendirilmeye çalışılacaktır.

Günümüzde Sinop’ta Köçeklik Geleneğinin Durumu:

Sinop köçeklerinin içinde yer aldıkları ekipler genellikle 6 kişiden oluşuyor: 2 davulcu, 2 zurnacı, 2 köçek. Grup içindeki iş bölümü ve konumlar değerlendirildiğinde, çok katmanlı bir yapının bulunduğu ortaya çıkıyor. Hiyerarşik sıralamanın en yüksek konumdaki davulcudan, zurnacıya, en son da köçeğe doğru düştüğü söylenebilir.

Davulcular genellikle ekibin iş görüşmelerini yapan, grup içi organizasyondan sorumlu, yaşça da daha büyük ya da daha deneyimli kişilerden oluşuyor. Köçekler, genç davulcu Fazlı Şentürk’ün de belirttiği gibi yaşları büyüyünce zurnacılığa ya da davulculuğa terfi ediyorlar: “12-13 yaşında başladım köçekliğe, 20 yaşında da askere gidene kadar köçeklik yaptım… Şimdi davul çalıyorum, zurna da çalıyorum… İlerleyen yaşa geldi mi köçeklik bırakılıyor, davula geçiliyor.”

Günümüzde sadece köçeklikle uğraşan, bu işi profesyonel olarak yapan çok az sayıda köçek bulunuyor. Yaklaşık 35 yıldır köçeklik yapan Bülent Taşlık bu durumu şöyle değerlendiriyor.“Biz yaptığımız işten memnun olmasak 43 yaşımıza kadar gelmezdik. Ama şimdi yeni nesil okuduğu için yapmak istemiyor. Zaten biz de bıraktık mı, yerimize yetişen yok. Hatta Sinop’ta yok; Ademoğlu’ndan başka var mı, yok.” Taşlık, soru üzerine İstanbul’da Eminönü Belediyesi’nde çalışan oğlunun da kendisi gibi köçeklik yapmasını istemeyeceğini belirtiyor; bunu da köçeklerin karşılaştıkları ekonomik zorluklarla açıklıyor. Eğitim düzeyinin artması; başka görüşmecilerin de aktardığı ekonomik zorluklar; geleneğin toplumsal kabul görmemesi ve köçeklerin homofobik yaklaşımlarla eşcinsel olarak etiketlenmesi, kısa süreli-geçici bir iş olması, yeni nesillerin bu mesleği sahiplenmesini zorlaştıran etkenler arasında sayılabilir.

Köçek ekipleri genellikle yaz mevsiminin başından Ramazan Bayramı’nın sonuna kadar sahne alıyorlar. Köçekler, kazandıkları para yeterli olmadığı için, genellikle kışın ek işler yapmak durumunda kalıyor. Örneğin Fazlı Şentürk kışın kalorifercilik yapıyor; bu işi profesyonel olarak sürdüren nadir köçeklerden biri olan Bülent Taşlık ise kışın başka bir iş yapmadığını belirtiyor: “Köçeklik yaz aylarında, düğünlerde oluyor. Oruç girdi mi, düğün işi bitiyor. Kışın sezon bitiyor. Kışın köyde, evdeyiz. Geziyoruz, yatıyoruz, kahvede.” Yalnızca bu işten para kazanan köçekler çeşitli turnelere çıkıyorlar. Köçek ekiplerini davet edenler ise genellikle başka kentlerde yaşayan Sinoplu göçmenler. Köçekler bu gibi davetlerin yanı sıra, televizyonlara çıkarak ya da ticari-turistik VCD’ler için dans ederek para kazanıyorlar.

Yaşlı zurnacı Mustafa Kalyoncu’nun aktardığına göre, eskiden köçek-davul-zurna ekibinin işi daha profesyonel bir meslek olarak görülür; düğünler öncesinde ortak çalışmalar, provalar yapılırken, bu pratik günümüzde bırakılmış durumda.

Köçeklik babadan oğula geçen mesleklerden biri. Köçek adayı mesleğini babasını seyrederek, düğünlerde oynayarak öğreniyor. Baba-oğul arasında bir çeşit usta-çırak ilişkisi kuruluyor. Örneğin Fazlı Şentürk köçekliği kimden öğrendiği sorusuna, şöyle cevap veriyor: “Köçeklik baba mesleği. Babam da zamanında bu işi yapmış, biz de bu işi yapıyoruz; genellikle düğünlerde köçeklik yapıyoruz.”

Genç yaşlarda dans eden köçekler dans sırasında çeşitli hünerlerini sergiliyorlar. Bazen köprü kuruyorlar -bellerini arkaya doğru bükerek, kollarını uzatıp yere değmeye çalışarak ve başlarını yere değdirmeye çalışıyorlar. Bu pozisyondayken ağızlarıyla kendileri için yere bırakılan parayı almaya çalışıyorlar. Bazen yere para yerine içi rakı dolu bardak konuyor ve bardağı yerden alan köçek içindeki rakıyı da içiyor. Bunların, ciddi anlamda esneklik, denge ve beden denetimi gerektiren hareketler olduğu söylenebilir: “Şimdi burada bir figür güzel olunca insan ne yapıyor, alkışlıyor. Yerden para alınca alkışladılar akşam. Samsun’daydık, salonda.”

Davulcular ise yere çökerek ya da dönerek davul çalıyorlar. Onlara uyum gösteren köçekler bazen daire yönünde ilerleyerek ya da oldukları yerde uzun süre dengeleri bozulmadan dönebiliyorlar. Gerdan kırıp, omuz titretip, göbeklerini sallayarak bellerindeki süsleri oynatıyorlar. Bellerindeki bu renkli ve büyük süsler, hareketlerinin daha çok vurgu almasını sağlıyor.
Görüşmelerde Ortaya Çıkan Homofobik Yaklaşım:

-Köçekliğin geçmişteki “oğlancılık” kültürüyle ilişkilendirilmesi:

Köçeklik gündelik dile “köçek gibi kıvırma” tabiriyle geçmiştir ve özellikle bu kültüre yabancı kişiler tarafından bir çeşit espri malzemesi olarak kullanılır. Aslında üstü kapalı bir hor görme ve ötekileştirme durumu söz konusudur. Bu mesleği yapan erkek, geçmişteki oğlancılık kültürüyle ilişkilendirilir ve eşcinsel erkek muamelesi görür. Sinoplu bir avukat olan araştırmacı Fikret Özdemir’in 23 Aralık 2006’da yapılan görüşmedeki sözleri bu duruma örnek oluşturabilir: “…Şehir yaşamında tabii, “n’aber abi, nasılsın, sana etek giydireyim mi” edebiyatı oluyor arkadaş gruplarında, “sizinkiler giyiyor”…vs. deniyor. Tabii insanlarda bir eziklik oluyor bunu duyunca.”

-Köçeklik geleneğinin inkâr edilmesi:

İstanbul’da var olan il derneklerinin çoğu geleneği inkâr eder: “Kastamonu dernekleri bu geleneği reddetme eğiliminde, yavaş yavaş aynı eğilim Sinop derneklerinde de görülmeye başlandı… SİYAD (Sinop İl ve İlçeleri Yardımlaşma Derneği) Başkanı da 1999-2001 yıllarında köçekleri kovaladı… Reddetme eğilimi daha çok MHP’lilerde görülüyor. Memleketten tamamen kopmuş olanlar da reddedebiliyor… Televizyonda da olay oldu: Bir Kastamonu DSP milletvekili televizyon kanalına telefon açtı ve bu geleneğin onlarda olmadığını söyledi. Hatta daha sonra televizyonda bu konuyla ilgili bir panel düzenlendi.”

İnkârın en önemli nedeni köçekliğin onur duyulacak bir gelenek olarak görülmemesidir. Köçeklik geleneği üzerine araştırma yapan ve geleneği inkâr etmenin anlamsızlığını vurgulayan Fikret Özdemir bile kadın gibi dans eden erkeklerin bölgenin kültürel saygınlığını azaltacağını düşünür: “Dediğim gibi, yavaş yavaş bırakılacak yani. Eğer belki yaşatılabilirse, sahiplenilirse, bu yörenin oyunu diye belki kalabilir ilerisinde. Şehirli bir insan olarak ben de çok hoşuma giderek seyretmiyorum. Hele bir yabancı arkadaşım yanımda iken, “işte bunlar bizim kültürümüz” diye çok gururla göstererek seyredebildiğim bir şey değil benim de.”

-Köçekliğin erken yaşta bırakılması: “yakışmaz”:

Erkekliğe geçişin en önemli göstergeleri askere gitmek ya da evlenmek, aile kurmaktır. Günümüzde köçekler toplumsal anlamda “erkek” olarak kabul edilmeye başladıkları bu dönemlerde genellikle köçekliği bırakır ve davula ya da zurnaya geçerler.

Belli bir yaştan sonra “karı gibi kıvırmak” toplum tarafından hoş görülmez. Toplumsal olarak saygınlığını devam ettirmek isteyen erkeğin, kendisinden beklenen toplumsal rolü oynaması gerekir. Karısının, ailesinin ve toplumun gözünde saygınlığını koruması için, heteroseksüel bir erkeğe uyacak şekilde hareket etmesi ve kalça kıvırıp, omuz sallamaktan vazgeçmesi gereklidir.

Köçeklerin kendileri de bu bakışı sürdürme eğilimindedir: “Şimdi, köçeklikte yaş ilerledi mi olmuyor yani. Şekilsiz oluyor. Küçük olursa köçek daha iyi oluyor.” “Belli bir yaştan sonra yakışmaz.

-Köçekliğin yasaklanması:

Zurnacı Mustafa Kalyoncu’nun anlatımına göre, eğlencelerde köçek oynatmak 60’lı yıllarda yasaklanır ancak düğünlerde gizli bir biçimde sürdürülür. Günümüzde de gürültü kirliliği gerekçesiyle Sinop’ta kamusal alanda köçek oynatmaya sınırlamalar getirilmektedir. Köçekler şehrin sokaklarında çok fazla oynamazlar; gelin alma konvoyuna düğün salonuna kadar eşlik eder ve salonun kapısında dans ederler.

Köçek oynatmak dönem dönem televizyonlarda da yasaklanır, örneğin birkaç yıl önce köçeklerin yer aldığı video-klipler yasaklanmıştır. Ancak özellikle son dönemde bu geleneğin popülerleştiği söylenebilir. Geleneksel kültürle ilgili müzik-eğlence programlarına, hatta magazin ya da yarışma programlarına bile köçek grupları davet edilebilmektedir. Ancak televizyon sahnesinde kabul gören köçekler, gündelik hayatta çeşitli sınırlamalarla karşılaşmaktadır.


SONUÇ:

Köçeklik geleneği, Osmanlı İmparatorluğu’nda kamusal-özel alan ayrımına dayalı eğlencelerden kaynaklanan bir gereksinimden doğmuş, bu gereksinim ortadan kalktığı için ve geleneğin zamanla daha da az sahiplenilmesinden dolayı farklı bir kimliğe bürünmüştür. Yasaklandıktan sonra içeriği ve yaşatılış biçimi değişen köçeklik geleneği homofobik bir yaklaşıma maruz kalmıştır. Gelenek, 17. ve 19. yüzyıllar arasında üst sınıf erkek eğlencelerinde var olan “oğlancılık” kültürünün taşıyıcısı olarak yorumlanmıştır. 20. yüzyıla gelindiğinde, kadınların da yer aldığı kamusal ortamlarda sergilenen ve alt sınıfa ait bir kültürün unsuru olan köçekliğe karşı benzer yaklaşımlar sürdürülmüştür. Bu yaklaşımların göstergeleri şunlar olmuştur:

1) geçmişteki “oğlancılık” kültürüyle ilişkilendirilmesi,
2) yasaklarla karşılaşması,
3) inkâr edilmesi,
4) (erkekliğe geçiş çağı olarak kabul edilen) askerlik ve aile kurma döneminde meslek olarak sürdürülmesinin toplumsal olarak hoş görülmemesi,
5) toplumsal bilinçaltında utanç verici, saygınlık kaybettirici, kabullenilmeyen bir kimlik olarak ortaya çıkması.

Kadın kılığında dans eden erkek, omuz titreterek, göbek sallayarak, parmak ucunda dönerek herhangi bir kimsenin kolaylıkla yapamayacağı becerilerini gösterir. Erkeklerin de icra ettiği bu “kadınsı” hareketler, toplumsal cinsiyete bağlı olduğu düşünülen bedensel devinim biçimlerinin değişkenliğinin göstergesidir. Benzer biçimde, erkeğe yakıştırılan hareketlerin de istendiğinde kadınlar tarafından icra edilebileceğini ortaya koyar. Nitekim yine bu toprakların geleneğinde bulunan “çengilik” de bunun bir göstergesidir.

Dans alanında toplumsal cinsiyet rollerinin sabit birer kimlik gibi kabul edilmemesi, değişken bir şekilde temsil edilmesi; homofobik yaklaşımların terk edilmesi ve her türlü cinsel kimlik ve tercihe eşit mesafeyle yaklaşılması, sahnede temsil edilen toplumsal cinsiyet kimliklerinin özgürleşmesini sağlayacaktır. Sahnede ve gündelik yaşamda yerleşmiş toplumsal cinsiyet kalıplarının terk edilmesi de, daha özgür anlatım biçimlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlayacaktır. Artık sahnede temsil edilen “zerafet” timsali kadınlar ve “güç” sembolü erkekler, gündelik gerçeklerle tam olarak örtüşmemektedir; sahneye değişken hareket biçimlerinin ve alternatif bir dramaturjiye sahip toplumsal cinsiyet temsillerinin taşınması bir zorunluluk haline gelmiştir. Geleneksel kültür, bu türlü yaklaşımlara dair zengin bir malzeme sunmaktadır.

KAYNAKLAR:

Edward W. Said, Şarkiyatçılık, Batı’nın Şark Anlayışları. (İstanbul: Metis Yayınları, Mart 1999).

Fazlı Şentürk, Kişisel Görüşme, 7 Eylül 2006.

Fikret Özdemir, Kişisel Görüşme, 23 Aralık 2006.

Halil Bedi Yönetken, Derleme Notları -1. İstanbul: Orkestra Yayınları:1, 1966.

Haşim Akman, Gönül Dağında Bir Garip, Neşet Ertaş Kitabı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Haziran 2006.

http://en.wikipedia.org/wiki/Kocek, Wikipedia, the Free Encyclopedia.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Levni

http://www.cafeturc.com/index.php?dil=trsanatci=107, Köçek Ensemble, Kastamonu Köçek Topluluğu web sitesi.

http://www.practicalturkish.com/encyclopedia-ch.html, Learn Turkish web sitesi.

http://www.ruyatabir.com/ruya+tabiri+goster.htm?ruyatabiri=Kocek, Rüya Tabirleri Sözlüğü.

http://www.selimsomcag.org/article.asp?artID=183&catID=2, Selim Somçağ kişisel web sitesi.

http://www.ulukayakoyu.com/adetlerimiz.htm. Bartın, Ulus, Ulukaya Köyü web sitesi.

http://www.kultur.gov.tr/portal/turizm_tr.asp?belgeno_5364, T.C. Kültür Bakanlığı web sitesi.

Judith Lynne Hanna,“Patterns of Dominance, Men, Women and Homosexuality in Dance”, The Drama Review (TDR) cilt:31. Bahar 1987.

Kişisel görüşme, Bülent Taşlık, 7 Eylül 2006.

Kişisel görüşme, Fazlı Şentürk, 7 Eylül 2006.

Kişisel görüşme, Fikret Özdemir, 24 Aralık 2006 Çarşamba.

Kişisel görüşme, Mustafa Kalyoncu, 8 Eylül 2006.

Marianne Goldberg, “Homogenized Ballerinas”, Jane C. Desmond, Meaning in Motion, New Cultural Studies of Dance. (Durham: Duke University Press, 1997).

Melek Göregenli, “Ayrımcılık İdeolojisi Olarak Homofobi,” Radikal İki, İstanbul, 14 Mayıs 2006.

Metin And, A Pictorial History of Turkish Dancing, from Folk Dancing to Whirling Dervishes-Belly Dancing to Ballet, Ankara: Dost Yayınları, 1976.

Metin And, “Dances of Anatolian Turkey”, Dance Perspectives, (İstanbul: Yaz 1959).

Metin And, 16. Yüzyılda İstanbul–Kent, Saray, Günlük Yaşam, (İstanbul: Akbank Kültür ve Sanat Kitapları: 59, 1993).

Metin And, “Osmanlı Sanat Dansı: Çengiler-Köçekler-Curcunabâzlar”, Sanat Dünyamız, 2002, sayı: 85.

Ramsay Burt, Male Dancer, Bodies, Spectacles, Sexualities. Londra ve New York: Routledge, 1995.

Yaşar Çabuklu, “Erkek Dansçı ve Modernlik”, Sempatik Dans Aylık Dans Kültürü ve Beden Sanatları ve Dergisi Nisan 2006.

İSTANBUL–EPİK BALE …PARMAK UCUNDA TARİH…




Berna Kurt, Haziran 2008 (Resmi Tarih Yalanları adlı kitapta yayınlanmıştır. Fotoğraflar şu siteden alınmıştır: www.istanbulepik.com)

Tarihsel bir ideoloji olarak milliyetçilik, öncelikle bir toplumsal mühendislik faaliyetini, belli bir “milli kimlik”in inşasını gerekli kılar. Milliyetçilik ve onun temelini oluşturan “milliyet”, 18. yüzyıla doğru yaratılmış kültürel yapımlardır. Çoğu ülkede bu hedefe yönelik bir resmi tarih anlatısı oluşturulmuştur. Benedict Anderson’ın da belirttiği gibi, ulus-devletleri oluşturduğu varsayılan cemaatler “hayal edilmiştir” . Milli kimliğin inşa edilme süreci fazlasıyla kurgusal bir niteliğe sahiptir. Eric Hobsbawn, belli bir ritüel ya da sembolik özellik sergileyen, geçmişle doğal bir süreklilik çağrıştıracak şekilde tekrarlara dayanan, belli değerler ve davranış normları aşılamaya çalışan bu pratikler oluşturma çabasını “geleneğin icadı” olarak tanımlar.

Sanat alanı da geleneğin icadı için elverişli bir zemin sunar çünkü her şeyden önce imgesel bir yaratıma dayanır ve seyirciyle etkileşim sırasında yeni anlamların üretilmesine zemin sunar. Örneğin Türkiye’de son dönemde sahnelenen Anadolu Ateşi, Troya , İstanbul epik balesi gibi büyük bütçeli prodüksiyonlar; dramaturjileri ve temsil ettikleri imgelerle, parçalı da olsa belli bir tarih anlatısına sahiptirler. Seyirciyle kurdukları ilişki, sahneye yansıyan “Osmanlı” ya da “Türk” kimlikleri ve dolayısıyla tarihleri, resmi tarih anlatısını yeniden üretme anlamında önemli bir işleve sahip görünmektedir. Çok büyük bir seyirci kitlesine ulaşan bu dans gösterileri, ayrı birer araştırmayı hak ettirecek kadar zengin veriler sunarlar.

Ben bu yazıda, 9 Şubat 2008’de seyrettiğim İstanbul epik balesini değerlendirmeye çalışacağım. Baleyle ilgili medyada yer alan haberleri, eleştirmen ve seyirci yorumlarını merkeze alarak, gösterinin seyircide yarattığı etkiyi tarihsel-politik bir bağlama oturtmaya çalışacağım. Baleye dair kişisel izlenimlerim, gösterinin kitapçığı ve resmi internet sitesi birincil kaynaklarım. Ayrıca balenin librettosunu, basın bültenini ve yayınlanmış çeşitli yazıları metin analizine tabi tutacak ve kimlik, resmi tarih, milliyetçilik temalı çeşitli kaynaklar ışığında gösteri dramaturjisini ve sahnede temsil edilen Osmanlı-Türk kimliğini incelemeye çalışacağım.
………………………….
T. C. Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin prodüksiyonu olan iki perdelik “İstanbul” epik balesi, dünya prömiyerinin gerçekleştiği 24 Mart 2007’den bugüne 8 kez sahnelendi; yaklaşık 12.000 sanatsever tarafından izlendi ve büyük beğeni toplayarak dakikalarca ayakta alkışlandı . Uzun süre ana akım gazetelerin kültür-sanat sayfalarında gündem oldu. Devlet kurumu bünyesinde, ancak özel sektörün sponsorluğunda gerçekleştirilen bale , küresel kültür-sanat piyasasında Türkiye’yi temsil edecek dev bir prodüksiyon olarak tarif ediliyordu:
“Yüzyıllardır var olan ve sonsuz dek var olacak sihirli bir kent! Dinler, milletler, kültürler ve hatta kıtaların buluşma yeri. 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olarak tüm dünyanın ilgisini çekecek olan eşsiz kentimiz ilk kez dansla ifade ediliyor. Müzik, dans, şan, resim, yontu, tüm sanat dallarının katkısı ile gerçekleşen İSTANBUL, bu kente adanmış, görsel ve işitsel, muhteşem bir gösteri.”

1) GÖSTERİNİN OLUŞTURDUĞU ATMOSFER, SEYİRCİYLE KURDUĞU İLİŞKİ
…SANATSAL BAĞLAM…


Martin Stokes, “Etnisite, Kimlik ve Müzik” adlı makalesinde, icranın basitçe, “altta yatan, temel” kültürel kalıp ve toplumsal yapıları yansıttığı yolundaki yapısalcı tezin günümüzde itibarını kaybettiğini belirtir. Müzik ve dansın basit bir “yansıtma” işlevi görmediğini; hiyerarşik konumların sorgulanmasının ve dönüştürülmesinin araçlarını da sağladığını vurgular. Bourdieu (1977) ve De Certeau (1984)’ya referans vererek, toplumsal icrayı (performance); belirli sınırlar dahilinde çeşitli anlamların yaratıldığı, manipüle edildiği, hatta ironik hale getirildiği bir pratik olarak değerlendirir.

Stokes’a göre; “müzik ve danslar yalnızca belli bir bağlam dahilinde anlaşılması gereken, durağan simgesel nesneler değildir; müzik ve dans… içinde başka şeylerin de gerçekleştiği, kalıpları olan bir bağlam oluşturur. Eğer müzik ve dans, toplumsal bir olayın gerçekleşmesine neden olacaksa, önemli olan sadece… icra (performance) değil, iyi icradır”

İstanbul gösterisi; kurum içi ve dışı birçok kaynağın seferber edildiği, farklı sanat dallarında isim yapmış kişilerin çalıştığı, bir zamanların ünlü primadonnnası Hülya Aksular’ın koreografi, reji ve libretto yazımından sorumlu olduğu; devlet opera ve balesinin en virtüoz dansçılarının sahne aldığı bir büyük prodüksiyondur. Seyircinin sahnedeki görsellikten ve “iyi icra”dan fazlasıyla etkilenmesi için gerekli her türlü altyapı sağlanmıştır.

a) Bir dans türü olarak “bale” ve “epik bale”:

Sahnede, hareket tekniği ve üslubundan oyunculuk tarzına, koreografi anlayışına kadar her türlü unsur “klasik bale” olarak tanımlanan tarihsel türün temel özellikleriyle örtüşmektedir. Seyirciyle kurulan ilişkinin daha iyi anlaşılması için bu türün tarihsel gelişimine kısaca bir göz atmak faydalı olacaktır.

Handan Ergiydiren “Sokak Sanatından Saraya, Dansın Evriminde İlk Adımlar” adlı yazısında, 17. yüzyılda Fransız sarayında gerçekleşen, göz kamaştırıcı giysi ve makyajlarla bezenmiş bedenlerin düzenli adımlar ve davranışlarla devindiği gösterileri balenin ilk örnekleri olarak yorumlar: “…Maskeli, bol taklitli, müzikli ve danslı sokak tiyatrolarının cazibesine kapılan kral, bunların kendi sarayında da icra edilmesini istemiştir. Ancak anlatıları cinselliğe, alay ve yergiye dayalı halk sanatı, sarayın kapısından içeri girerken sansüre uğramıştır. Seyirciyi tetikleyip uyaran, gözden çok zihinlere yönelen, koşulları ya da iktidarları eleştiren, aynı zamanda bedeni kullanmak bakımından sınır tanımayan bu üslup, bir çeşit seçkinci indirgemeye maruz kalmıştır. İçerikleri sadece keyif vermeye dönük, aşk, tanrısallık benzeri zararsız konulara dönüştürülmüş, iktidarın zevklerini karşılamaya odaklanmış, böylece toplumsal işlevini daha başından yitirmiştir. Sanatsal edim olma pahasını kazanan dans artık yüksek kültür girdabına kapılmıştır.

Ergiydiren, balenin de diğer klasik sanatlar gibi otorite tarafından korunup yaşatıldığını, eğitim ve icra kurumlarının önce aristokrasi sonra da cumhuriyet yönetimleri tarafından sağlandığını belirtir ve teknik ve de politik olarak otoriteye bağımlı kaldığını vurgular.

“Gelişmekte olan” yeni devletlerin sanata yönelik yatırımlarını vurgulayan Martin Stokes müziğin yeni toplumsal oluşumlarda en fazla çıkarı olan sınıfların elinde tutup kullandığı bir araç olduğunu belirtir: “…bu kontrol temel olarak, üniversiteler, konservatuvarlar ve arşivlerin devlet denetimi ya da devlet etkisi altında tutulmasıyla yaşama geçirilir, devletin medya sistemleriyle de yaygınlaştırılır. …Bu süreçler, icad edilmiş anlamlar ve diğer “gelenekler”den gelen anlamlar arasında bir yerde duran bir anlam alanı olarak görülebilir…” Yazar, müziğin “temsil ettiği düşünülen şey” ile “ne yaptığı”nı birbirinden ayırır. Müziğin insanları bir araya getiren toplumsal bir faaliyet olduğunu ve toplumsal birlikteliklerin toplumsal kimliğin tam olarak “somutlaştığı” güçlü bir duygusal deneyim sağlayabileceğini vurgular: “belli toplumlarda müzik ve dans, geniş cemaatin kendisini cemaat olarak görmesini sağlayan yegâne araçtır… müzik ve dans (ve bunlar üzerine konuşmak), insanları, önemli bir parçalarıyla, duygularıyla ve “cemaat”leriyle ilişki içinde olduklarını hissetmeye sevk eder.”

İstanbul epik balesi, yüzlerce yıllık “şanlı” bir tarihi hatırlatarak, seyircilerin sahnede temsil edilen anlatıyla bütünleşmesini, özdeşleşmesini ve geçmiş zaferlerinden “gurur” duymasını sağlayan bir araç konumundadır. Gösteri akışının sık sık kesilmesi ve sahnenin sol üst köşesindeki küçük Atatürk röliyefinin aydınlatılması; seyircinin uzun süreli alkışlarına ve bir tür “toplu histeri” ortamının yaratılmasına zemin hazırlar. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin kemik izleyici kitlesini oluşturan; nezih semtlerde oturan, eğitimli ve toplumsal sorunlara duyarlı seyirci kitlesi, gösteriden gerçek bir “cemaatin parçası olma” duygusuyla, son derece özgüvenli bir biçimde çıkar. Hedeflenen şey gerçekleşmiştir.

Bu projenin başmimarı Hülya Aksular, seyirciye cüzi bir miktar karşılığında sunulan gösteri kitapçığında, gösteriyi “epik bale” olarak tanımlar: “epik bir biçimde hazırladığımız, tamamen Türk olan, müziğindeki ve sahnelenişindeki destansı anlatım sizleri de tarihte ve bugünün İstanbul’unda anlamlı bir yolculuğa çıkarabilirse ne mutlu bize…” “Epik” kahramanlığı, destansı olanı ifade eden bir kavram olarak kullanılır.

b) Ziyaretçi defterinde yer alan seyirci tepkileri:

Gösteriye özel olarak hazırlanmış internet sitesindeki “ziyaretçi defteri” incelendiğinde; seyirci yorumlarının sahip olduğu iki temel ortaklık göze çarpar:
1) Fikirlerini yazacak kadar beğenen seyircilerin çoğu gösteriyi birden fazla kez seyretmiş ve arkadaşlarına tavsiye etmiştir.
2) Türkiye adına böyle bir gösterinin hazırlanmasından gurur duyulduğu ifade edilmektedir. “Ülkemizin tanıtımına katkı sağlayacak, yurtdışında bizi temsil edecek” bir gösteri olduğu sıklıkla vurgulanmaktadır.
Ayrıca sanatçının toplum içindeki misyonunu tanımlayan, ilerlemeci-modernist yorumlar da göze çarpar: “Sanatçı, mensubu olduğu toplumun değerlerini çağdaş düzeyde ve yenilik yaratarak yorumlamakla yükümlüdür. Aynı zamanda da geçmiş ile gelecek arasında kültürel bağın aktarıcısı konumundadır. İstanbul Balesi bu görevi en iyi şekilde yansıtan örneklerden biridir. Başta sevgili Hülya Aksular olmak üzere tüm değerli sanatçıları başarılarından dolayı kutlarım.” Ergun Özgen (28 Mart 2007).
Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılmasının gündem olduğu bir dönemde böyle büyük bir prodüksiyonun sergilenmiş olmasının sembolik önemi de seyircinin özellikle altını çizdiği konulardan biridir.

c) Eleştirmenlerin yorumları ve medyada yer alan haberler:

Eserin sahip olduğu milliyetçi söylemi kendi duruşuna yakın bulan Hayati Asılyazıcı, “ulusal bale” olarak tanımladığı bu gösterinin dans tarihimiz açısından çok önemli bir adım olduğunu vurgular. Eserin toplumsal çözümlemelerini ve tarihsel kurgusunu “tarihsel gerçekçi” olarak yorumlar. Esere, bale eleştirmenliğinden tarih yazımına uzanan bir çizgide yorumlar getirirken, diğer eleştirmenleri de “sübjektif”likle suçlar. Böylece eleştiri alanının nesnelliğini savunarak çoktan terk edilmiş olan modernist paradigmayı yeniden üretmiş olur. Bir başka yazısında ise, İstanbul’un Avrupa kültür başkenti olacağı bir dönemde böylesi bir bale yaratarak Hülya Aksular’ın “olmazı oldurduğunu” vurgular.

Milliyet’in kültür-sanat sayfası yazarı Ufuk Çakmak ise, AKM’nin yıkılmasının tartışıldığı bir dönemde böylesi dev bir prodüksiyonun çıkmasının önemine parmak basmaktadır. Sayısı 500’ü geçen şahane kostümlerin, beklenmedik bir şekilde sahneye giren koskoca geminin, resimlerin, video projeksiyonlarının, dev dekorların, hatta yakılan ve kokusu seyirciye kadar ulaşan tütsülerin oluşturduğu ihtişamı vurgular. Bununla birlikte, bağlayıcı bir tema bulunmadığı için gösteride bir bütünsellik sorunu yaşandığını da ekler ve bazı teknik ya da uzamsal buluşların işlevini sorgular. Nihayetinde son yılların en kaliteli ve pahalı eseri olan baleyi olumlu bir yere koyar ve klasik bale sevenlere tavsiye eder.

Hülya Aksular’la yapılan ve çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan röportajlarda, eserin fikir aşaması konuşulurken, dans tiyatrosu formunun öncüsü kabul edilen Pina Bausch’un “Nefes” adlı gösterisine sıklıkla atıfta bulunulur. Ünlü sanatçının İstanbul’da bir süre kalarak hazırladığı ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı’yla işbirliği içinde sergilediği bu gösteri, yine bu şehirden yola çıkarak hazırlanmış ve farklı çevrelerden oryantalizm eleştirileri almıştır. Aksular, gösteriyi seyrettikten sonra, “bizimle ilgili “bizim” bir gösteri yapmamız lazım” görüşünün iyice kuvvetlendiğini belirtir: “Biz böyle değiliz, neden bizi böyle anlatıyorlar? diyerek, bu işi bizim yapmamız gerektiğini düşündüm.” Aksular bu gösteriyi kendisi açısından bir misyon olarak gördüğünü de şu şekilde ifade eder: “Balede 26. yılım bitti. Bu devlete şükran borcumu ödemeliydim. Bu eser benden devletime, milletime armağan”.

“Ezanla açılacak İstanbul operası”nın üç baş dansçısı, gösterinin prova sürecinde canlandıracakları karakterlere yönelik tarihsel metinler okuduklarını ve yorumlarını bu şekilde geliştirdiklerini belirtirler. Fatih’i canlandıran Selim Borak, ilk aklına gelenin çok kuvvetli ve hırçın bir Fatih olduğunu söyler ve zamanla onun sahip olduğu ileri görüşlülüğü ve hoşgörüyü öne çıkararak daha oturaklı bir Fatih yorumunu seçtiğini belirtir. Deniz Kılınç Zirek ise, dönemin diğer “hatun”ları gibi devlet işlerine karışmayan, Fatih’i seven ve ona çocuk veren Gülbahar karakteriyle ilgili tarihsel kaynak bulmakta zorluk çektiğini vurgular. Berk Sarıbay’ın canlandırdığı Konstantin karakterine haksızlık edilmediği ve “yenilen gözüyle bakılmadığı” ise özellikle vurgulanmaktadır. Aksular, Tarihçi Seza Sinan’ın “yenilenin hiç öyküsü yoktur, yenenin vardır” sözünü vurgulayarak, “yenilenin de ne kadar mağrur, ne kadar kentine sahip çıkan, ne kadar önemli bir imparator olduğunun altını çizmek istedim. Bu şehri fethetmemizi kahramanlık olarak göstermek yerine, bu şehir bize nasıl geldi, geldikten sonra neler hissettik, bunları anlatmak istedim.” diyor.

2010’dan önce yurtdışında sergilenmeyeceği belirtilen gösteriye yönelik tek olumsuz eleştiri ise medyatik isim Hıncal Uluç’tan gelmektedir. Uluç, devletin en büyük salonunda, en geniş kadrosu ve bütçesiyle hazırladığı gösterinin ilkokul müsameresi düzeyinde olduğunu yazar. Ankara’dan gelen icazet sonucunda gösterinin devlete yük olmadan, sponsorlarla hazırlanmaya çalışıldığını; ancak süreç içinde sponsorlardan bir bölümünün çekilmesiyle asıl maliyetin devlete yüklendiğini belirtir. Arkasını fazlasıyla devlete yaslayan böyle ihtişamlı ve maliyetli bir gösterinin sanatsal kriterleri karşılayamadığını savunur. Hülya Aksular’ın mevcut iktidara yaslanarak sahnede ezan okutup namaz kıldırdığını belirttikten sonra, eserin gösterimden kaldırılmasını önerir ve yazısını şu cümlelerle bitirir: “Yarın biri bütçe görüşmelerinde çıkar, “tükürürüm ben böyle sanatın içine… bunun için mi milletin trilyonlarını harcıyoruz” derse sanatı savunamaz hale geliriz çünkü”.

2) NASIL BİR TARİH? HANGİ OSMANLI-TÜRK KİMLİĞİ?
…TARİHSEL BAĞLAM…


İstanbul’un 500 yıldan fazla bir sürelik tarihini yansıtma iddiasındaki gösteri oldukça tanıdık olduğumuz bir milliyetçi söylemden izler taşır. İlköğretim ders kitaplarında okuduğumuz çeşitli hikâyeler devrededir: Fatih Sultan Mehmet hoşgörülü bir padişahtır; farklı din ve kültürlerin yaşamasına izin vermiştir. Fetih sırasında gemileri karadan indirerek inanılmaz bir askerilik dehası sergilemiştir….vs. Çoğu seyircinin en çok etkilendiği sahne, Bizans Kralı Konstantin’in yenildiği ve göğe yükseldiği sahnedir. Yüksek teknik donanım, iyi icra ve “zafer”in uyandırdığı coşku, seyircilerin paylaştığı çok güçlü bir an yaratır. İnternet sitesine yansıyan seyirci yorumlarından birinde bu an “kralın asılması” olarak yorumlanır. Aksular’ın alternatif tarih yorumu iddiasın rağmen böyle bir algının oluşmasında tabii ki görkemli sahne estetiğinin ve bunun sonucunda seyircide oluşan “zafer” hezeyanının etkisi büyüktür.

Sibel Sözer’in yaptığı afiş tasarımı da bu milliyetçi söylemin çerçevesini ortaya koymaktadır: “...İstanbul’u simgelediğimiz bu mühür, … güç ve cesaretin simgesi olan kırmızı renkli fonun üzerinde, altın bir sikkenin içinde, yine altından ay ve yıldızın varak kabartma olarak yerleştirilmesiyle, zenginliğin bir ifadesidir. Osmanlı sikkesinden hareketle oluşan bu form, sekizgen yıldızın güzelliği ve sertliği nedeniyle cesaret ve liderliğin simgesi olan “Taşların Efendisi” olarak kabul edilen on iki kırmızı yakut taştan oluşuyor. Ay dünya etrafında tamamlanır. Mühür, yuvarlak dış formuyla güçlü bir devinim ve dönme hareketi oluşturuyor. Bu devinimiyle de zamanı, Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet’in gelişiyle yüzyılların gücünü ve bu gücün yüzyıllar boyunca devam edecek bir döngüsü olduğunu simgeliyor.”

Sözer, gösterinin kitapçığında yer alan yazısında ise şöyle der: “Amacımız Türk’ün gücünü SANAT adına da dünyaya tanıtmak, şanlı tarihi geçmişimize ve onun en güzel dokusu olan İstanbul’a özgün bu kalıcı yapıta yakışır, hafızlarda kalıcı bir mühürle damga vurmaktı…”

Gösterinin afişi, Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki tarihsel sürekliliği ön plana çıkarır. Hakim resmi tarih söyleminden ayrışan bu bakış, gösterinin sahneleri arasındaki dengeye de yansımıştır.13 sahnenin 9’u Osmanlı dönemini işler. Bu dönemin tarihi beklendiğinden daha fazla sahiplenmektedir. Devlet kurumu çatısı altında gerçekleşen gösteri, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının tarih yaklaşımını da sahnedeki tarih temsiline sızdırmış gibi görünmektedir. 2. perdenin ortalarında ise Hülya Aksular’ın yorumu daha ön plandadır: film ve fotoğraflarla yansıtılan İstanbul’un işgali, Atatürk’ün ölümü…vb. içerikli sahnelerden sonra Türkiye’nin batılılaşma süreci, Beyoğlu’nda tramvaylar; modern kostümler içinde tango yapan kadın ve erkekler gibi belli simgeler etrafında ve ajitatif bir üslupla işlenir. 2000’li yılların küresel ortamında yükselişe geçen milliyetçilik söylemi, tarihsel sürekliliği ve İslami değerleri sahiplenen, bununla birlikte Batıcı kültürel milliyetçiliği de bünyesinde barındıran melez bir söylem görünümündedir. 2010 yılında Avrupa’nın kültür başkenti olacak İstanbul’u merkeze alan gösteri, farklı söylemleri bütün çelişkileriyle bir arada sunmaktadır.

Tanıl Bora, 1995 tarihli Yeni Türk Milliyetçiliğinin İki Yüzü adlı makalesinde, Kemalist milliyetçiliğin barındırdığı “etnik-kültürel çoğulculuk ve defansif nitelikli hukuki milliyetçilik” ile “etnik birlik-teklik peşinde, üstün milli karakter anlayışına dayalı saldırgan-şoven milliyetçilik” geriliminden bahseder. 80’li ve 90’lı yıllarda bu gerilimin iyice belirginleştiğini; beka sendromunu “atlatmış”, özgüvenli, modern ve Batılı, dışa dönük ve dünyayla bütünleşmeyi hedefleyen milliyetçilik ile; etnik-kültürel milliyetçiliği, şovenizmi ve izolasyoncu eğilimli içeren milliyetçilik türünün iç içe geçtiğini söyler. 80’ler boyunca toplumsal yapıya ve kültüre nüfuz eden kapitalistleşme ve modernleşme dinamiğinde pozitif bir milliyetçilik dilinin ön plana çıktığını belirten yazar; sosyalist bloğun çözülmesi ve Asya’daki Türki cumhuriyetlerin bağımsızlaşmasını takiben, “bölgesel güç” olma hedefiyle milli stratejiler çizildiğini vurgular. 90’lı yıllarda ise Türkiye’nin “muasır medeniyetler” seviyesine ulaştığı ve Batı’ya benzeme evrensi geçerek bizzat Batı olduğu inancı hakimdir.

Kendini evrensellik/küresellik olarak kuran Batılı hegemonik kültürel milliyetçilik konjonktüründe, millilik evrenselliğin basamağı olarak görülür. Uğruna mücadele ettiğimiz, uzun kampanyalar yürüttüğümüz, “Avrupa kültür başkenti” payesini kazanmamız, Batılı ülkelerde eşit bir konuma “yükseldiğimizin” göstergesi gibidir. 2000’li yıllarda, demokrasi söylemini ve Avrupa Birliği’ne girmeyi düstur edinen, İslami değerleri vurgulayan, orduyla kararsız ve çelişkili bir ittifak kuran, kitlesel oy gücüne sahip bir iktidar döneminde; cumhuriyetin temel ilkelerinden taviz vermeden “milli” tarihimizin unutturulan yüzü Osmanlı İmparatorluğu’yla barışmanın, iktidarın kültür politikasının temel dayanaklarından birini oluşturabileceği düşünülebilir. İstanbul balesi de böyle bir tasavvurun dans sahnesine yansıması olarak yorumlanabilir.

Resmi tarih yazımı, iktidarların siyasi yönelimlerinin aynası niteliğinde, gelişmeye ve değişmeye açık bir iktidar edimidir. Bu tür bir tarih yazımının kimlik arayışıyla ilişkisini kuran Nuri Bilgin, 1994 tarihli makalesinde , resmi tarih yazımını; toplumun kendini ve diğerlerini görme biçimini, kendi hakkındaki imgelerini, inanç ve değerlerini, geçmişine bakış tarzını, geçmişi ile mevcut durumu eklemlendirme şeklini ve geleceğe yönelik projeksiyonlarını ilgilendiren, psiko-sosyal, kültürel ve siyasal yanları olan son derece karmaşık bir sorun olarak ele alır. Tarih eğitimine, sosyal temsiller ve kimlik perspektifinden bakan yazar şöyle der: “…bilimsel-akademik düzey dışında tarihin öğretilmesi, toplumun çeşitli geçmiş dönemlerine ilişkin sosyal temsiller oluşturma, sosyal olarak paylaşılacak inanç ve değerler üretme ve kolektif bir kimlik inşa etme çabası olarak görülebilir. Sosyal temsiller genel bir deyişle birey veya grupların karşılaştıkları gerçekliği yeniden inşa etme ve ona özgül bir anlam atfetmesine ilişkin zihinsel etkinlik süreçleridir…Bireylerin gruplar halinde inşa ettikleri imgeler, kavramlar ve semboller…işe yaradıkları… bellekte, algıda, sanat eserlerinde çeşitli biçimler aldıkları ölçüde mevcutturlar…”

İstanbul gösterisinde de kolektif bellekte yer edinmiş çeşitli imgeler seyirciye yeniden sunulmaktadır: ezan sesi, müezzin, minare, kız kulesi, kilise, patrik, yeniçeriler, zırhlılar, harem, rakkase, çengiler, sazende, lale, ressamlar ve modeller, tramvay, tango, vapurlar ve martılar… Seyirci koltuklarında oturanlar, kolektif bir biçimde kimliklerini yeniden tanımlama deneyimi yaşarlar. Bilgin, toplumun kendisi hakkında geliştirdiği ve paylaştığı bir sosyal temsil gibi gördüğü kolektif kimliğin, kolektif bellekten hareketle inşa edildiğini söyler ve şöyle bir yorumda bulunur: “kolektif kimliği hakikat kriterine göre değerlendirmenin bir anlamı yoktur. Ortak bir düşüncenin veya iletişimin önemini meydana getiren şey, onların “doğru” olmaları değil, “hatalı” olmalarıdır…” Yazar resmi tarihi, toplumun kolektif kimliğinin resmi versiyonu olarak nitelendirir. Toplumsal bellekte ve tahayyülde yer alması istendiği şekliyle inşa edilen; ilk ve orta eğitim düzeyinde okutularak ya da okul dışı medya kanallarında işlenerek yeni kuşaklara aktarılması planlanmış bir kimlik versiyonu olduğunu söyler.

SONUÇ YERİNE…

İstanbul balesi özelinde bir süreklilik olarak temsil edilen Osmanlı-Türk kimliği “yiğit, cesur, bir o kadar da hoşgörülü, yüzünü Batı’ya dönmüş, medeni bir ulus kimliği”dir. Sanat araçsallaştırılmıştır, cemaati ya da ulusu hayal etmenin bir aracı işlevi görür. Başrollerdekiler, ünlü padişahlar ve komutanlar; tarihsel “erkek” kimlikleridir. Bale sanatının kadınlara biçtiği tarihsel rol yeniden üretilir: aşk sahnelerinin odak noktası ve “eril bakış”ın nesnesi zarif balerinler, zarif ama bir o kadar da dişi deniz kızları, padişahların “gözde”si olmak için rekabet eden harem kadınlarıdır. Tarihin öznesi olamayan kadınların kaderi sahnede de ikincil planda kalmaktır.

Batıcı ve modernist bir söyleme sahip genel sanat yönetmeni Hülya Aksular’ın damgasını vurduğu gösteri, sanatçının bağlı bulunduğu resmi devlet kurumunun kültür-sanat politikasıyla gergin uzlaşısının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. İlk sahnelere yansıyan ve daha fazla vurgulanan muhafazakâr yaklaşım ile –belki de bu dengesizliği kırmak üzere- son sahnelerde daha ajitatif-propagandist bir nitelik kazanan Batıcı, ilerlemeci, modernist yaklaşım, melez bir anlatı oluşturmuştur. Klişelerle ilerleyen bu sahnelerde, neyin gösterildiği kadar neyin atlandığı –ya da hangi tarihsel olguların göz ardı edildiği- de bir o kadar önemlidir. 2010 yılında gerçekleşecek Avrupa çıkartmasını hedef alan gösteri, dinlere yönelik hoşgörü söylemini ön plana çıkarmış; kültürel “hoşgörü” söylemi ise otokton olmayan bir halk olan Sefaradların temsiliyle sınırlı kalmıştır. Resmi tarih kitaplarında yer aldığından farklı bir biçimde Batılılaşma serüveninin bir parçası olarak yeniden kurgulanan Lale Devri’nden hemen sonra İstanbul’un işgaline geçilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaşanan ayaklanmalar, devlet eliyle kışkırtılan etnik gerilimler, yıkımlar göz ardı edilmiştir. Hedef, “zafer”leri göstermek, “Türk’ün gücünü dünyaya tanıtmak”tır ve Aksular devletine ve milletine olan borcunu ödemiştir. Ernest Renan’ın ünlü sözleriyle bitirelim:
“…bir ulusun özü, tüm bireylerin ortak pek çok şeye sahip olmaları ve …pek çok şeyi de unutmuş olmasıdır…”

KAYNAKÇA:

Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, İstanbul: Metis Yayınları, 1983.

Asılyazıcı, Hayati, “Türk Dans Tarihinde Bir İlk: “İstanbul” Epik Bale-2 Perde”, Yeni Tiyatro, s. 1, (Eylül-Ekim 2007); Sempatik Dans dergisi, s. 17, (Ocak 2008).

Bilgin, Nuri, “Kimlik Arayışı Olarak Resmi Tarih”, Tarih Öğretimi ve Ders Kitapları, Buca Sempozyumu, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1994: 107-123.

Bora, Tanıl, Yeni Türk Milliyetçiliğinin İki Yüzü, İstanbul: Birikim Yayınları, 1995.

Çakmak, Ufuk “On üç Tabloda İstanbul”, Milliyet, 9 Şubat 2008.

Ergiydiren, Handan, “Sokak Sanatından Saraya, Dansın Evriminde İlk Adımlar”, GİST,
Çağdaş Gösteri Sanatları Dergisi, s: 1 (Ocak-Haziran 2008).

Hobsbawn, Eric; Ranger, Terence, Geleneğin İcadı, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2006.

“"İstanbul" : A tribute to the meeting point of continents and cultures”, Today's Zaman, 26 Mart 2007.

İstanbul-epik bale; program dergisi-kitapçık.

“İstanbul operası ezanla açılacak”, Sabah, 24 Mart 2007.

“İstanbul parmakların ucunda”, Tempo, 05 Nisan 2007.

“İstanbul’un Tarihi Bale Sahnesinde”, Sabah/Günaydın, 28 Mart 2007.

Stokes, Martin, “Etnisite, Kimlik ve Müzik”, (Etnisite, Kimlik ve Müzik, Mekânın Müziksel İnşası kitabının giriş yazısı), Folklora Doğru, Dans-Müzik-Kültür Çeviri-Araştırma Dergisi, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, s: 63, (1998): 123-145.

Tanberk, Mutlu, “İstanbul Eserini Buldu”, Milliyet/Sanat, Nisan 2007.

“Tarihi baleyle buluşturan "İstanbul"”, Radikal/Genç, 17 Nisan 2007 Pazar

Uluç, Hıncal, “Müziksiz ve adımsız bale”, Sabah, 30 Mart 2007.

Uygun, Gökçe, “İstanbul şimdi’de sahnede”, Cumhuriyet/Pazar, 08 Nisan 2007.

www.idobale.com. (İstanbul Devlet Opera ve Balesi resmi web sitesi)

www. istanbulepik.com. (İstanbul-epik bale; web sitesi)