22 Mart 2013 Cuma

Bir 8 Mart da Böyle Geçti...



Berna Kurt


Bu sene de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle bir dolu etkinlik yapıldı. Kadınların hak arama mücadelelerini simgeleyen bu tarihsel günün içini boşaltma, sevgililer günü gibi ticari bir gün haline getirme girişimlerini dışarıda bırakırsak; farklı toplumsal cinsiyet perspektiflerini tartışmaya açan ve kadın hareketine yeni bir enerji, yeni bir nefes aşılayan bir sürü etkinlik eş zamanlı olarak gerçekleşti. Ben de bunların bir parçası oluverdim. İstanbul’da, ve Diyarbakır’daki çalışmalar vesilesiyle; hem dans edip, çalıştırıp deneyimlerimi paylaştım hem de yeni dostlar edindim.

Boğaziçili Kadınlarla “Kucaklaşma”:

BGST Dansçıları’ndan iki arkadaş, Sinem (Şekercan) ve ben bir süredir sahneleme çalışması yürütüyorduk. İki kadının icracı olacağı bir sahne yaratma fikriyle yola çıkmıştık ve Kardeş Türküler’in Çocuk (H)aklı albümündeki Derdo Derdo (Derttir) adlı Kürtçe şarkı üzerine çalışıyorduk. Beraber geçirdiğimiz bu güzel yolculukta, BGST Dansçıları’nın daha önceki bir çalışmasının deneyimlerinden, Alevilerdeki musahiplik geleneğinden ve “Kadınsız Alevilik” tartışmalarından besleniyorduk (1).  Zamanla temamız iki kadının yol arkadaşlığı oldu ve kadınların musahibini -ya da “yol arkadaşı”nı- bizzat kendilerinin seçtiği bir kurgu oluşturduk. Bir ritüel ya da semah sahnesi oluşturmaya çalışmamakla birlikte, temel hareket malzememiz yine semahlar, semahlardaki kucaklaşmalar ve BGST’de yıllarca bu malzemeden hareketle yaptığımız doğaçlamalar oldu. Atölyede de semah kucaklaşmalarını temel alalım, 8 Mart’ta kadınlar olarak bir araya gelelim ve kucaklaşalım dedik. Ve son süreçte, diğer yol arkadaşlarımızın, Songül Tuncalı ve Seteney Koz’un da desteğini aldık.

“Kucaklaşma” adını verdiğimiz bu performans ve atölyeyi Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü’nün (BÜKAK) 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri çerçevesinde, Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü (BÜFK) ile BÜKAK’ın ortak bir etkinliği olarak gerçekleştirdik.



O gün, BÜKAK’ın bir başka etkinliği olan Türkan Şoray’la sohbet ve imza gününün hemen sonrasında buluşan yaklaşık 25 kişiydik. Ağırlıklı olarak üniversite öğrencisiydi katılımcı kadınlar; kucaklaşmaya hazırdılar, istekliydiler. Diğer kadın arkadaşlarımız ile annem de seyretti bizleri, heyecanımıza ortak oldu. Eski dostlar buluştuk yıllar sonra, yeni arkadaşlar bir araya geldik; tanıştık, sohbet ettik, kucaklaştık. Sinem ile birlikte gösterdiğimiz semah adımları ile kucaklaşma figürleri çabucak öğrenildi. Atölye öncesinde hazırladığımız basit sahne akışını hemen uygulayıverdik. Kadınlar olarak bir araya gelmenin, hep “birlikte” olmanın mutluluğunu yaşadık…

Diyarbakır’la Buluşma:

Atölye-performanstan üç gün sonra Diyarbakır’daydım. Dans sahnesinde toplumsal cinsiyet rolleri temalı seminer, çeviri gibi çalışmalarızı internetten takip eden Kemal Ciwan Işık beni bu şehre davet etmişti. 2009 yılında Diyarbakır’da ilk tango çalışmalarını başlatan ve zamanla bu faaliyetleri “Tango MED Dans ve Sanat Merkezi”(2) adıyla kurumsallaştıran Işık, burada dansı toplumsal ve siyasal bağlamlarıyla birlikte ele alan etkinlikler düzenlemeyi misyon edinmişti. Her sene 8 Mart haftasında dans ve kadınlar üzerine akademik sunumlar düzenliyordu ve ben de üçüncü konuk olacaktım. 10 Mart’ta gerçekleştirdiğimiz “Dans Sahnesinde Kadınlar ve Feminist Yaklaşımlar” başlıklı sunum ile sohbet işte böylesi bir çerçevede gerçekleşti.



Bu sefer dansla farklı düzeyde ilişki kuran kadınlar ve erkeklerden kurulu bir toplulukla birlikteydim. Pazar günü için oldukça erken olabilecek bir saatte buluşmuştuk. Ama sabah mahmurluğu hemencecik geçiverdi. Kahvaltı sonrasında sohbete katılanların enerjisi; öğrenme, tartışma ve paylaşma hevesleri bana da geçti. Saray balelerinden günümüze kadar uzanan tarihsel süreçte, kadınların dans sahnesinde konumlanma biçimlerine dair hazırladığım bol video’lu ve fotoğraflı sunum sırasında ve sonrasında soruların ve görüşlerin paylaşıldığı, fazlasıyla interaktif bir sohbet gerçekleştirdik. Sohbetten sonra da, Tango MED’deki bir dans dersine konuk oldum. Daha sonra da birlikte Diyarbakır’ı gezdik.

Bu iki etkinliğin hazırlıklarıyla birlikte yarattığı yorgunluğum çabucak geçiverdi; çünkü tam da istediğim olmuştu: hem kendi deneyimlerimi paylaşmış, hem de yeni fikirlerle ve dostluklarla buluşmuştum. 8 Mart’ın bir anlamı da bu değil miydi zaten: “birlikte”likler kurmak, paylaşarak büyümek, kendi çizdiğin “yol”u yeniden değerlendirme fırsatı bulmak…

NOTLAR:

1) BGST’de daha önce yürütülen çalışma notları için bkz. http://bgst.org/alevi-calismasi. Ayrıca “Kadınsız Alevilik” temalı tartışma için bkz. Şehriban Şahin Kaya, “Kadınsız Alevilik”, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1044342&CategoryID=42, 27 Mart 2011 ve Hatice Kızılyıldız, “Kadınsız Alevilik Hakkındaki Yazıya Yanıt”, http://www.gomanweb.org/index.php/yazarlar/gomanweb-yazarlar/160-hatice-k-z-ly-ld-z/928-kadinsiz-alevilik-hakkindaki-yaziya-yanit, (bu web sitesinde yayınlanma tarihi: 23 Eylül 2012).
2) bkz. http://www.tangomed.com/.

18 Mart 2013 Pazartesi

Beden ve Ses… Dans ve Müzik… Gelenek ve Yaratıcılık


Berna Kurt

Yaklaşık üç aydır, ağırlıklı olarak BGST Dansçıları ile KeKeÇa üyelerinden oluşan on beş kişilik bir grup olarak beden müziği ve dans çalışması yürütüyoruz. Oldukça farklı müzik ve dans arka planlarına, çalışma ve sahneleme alışkanlıklarına sahip, farklı yaş ve deneyimlerden dansçılar ve müzisyenler olarak haftada bir ya da iki gün bir araya geliyoruz.
Bu çalışmanın başlangıç aşamasında, kurguladığımız çerçevenin çeşitli imkânlar barındırdığını düşünmüş ve notlar almıştım. Süreç içinde hem beklentilerimin süreklilik taşıdığını hem de yavaş yavaş pratiğe geçmeye başladığını fark ettim. Bu imkânlar şöyle sıralanabilir:
- Dans/hareket dramaturjisi anlamında farklı olanaklar sunuyor: dans kurgusu açısından, alışılageldik “müziğe eşlik etme”, “müzikten bağımsız hareket etme” ya da “müziksiz hareket etme” çerçevelerinin dışında, bağımsız bir alan açıyor;
- Müzik ve dansın etkileşim yollarını çeşitleme imkânı sunuyor,
-  Geleneksel dans, beden müziği ve beden perküsyonu formlarının çeşitlenebileceği ve geliştirilebileceği deneysel bir çalışma ortamı oluşturuyor,
-  Taklit ederek, çalıştırıcılarla birlikte yaparak, yani “yaparak öğrenme” süreci sayesinde beden hafızasının gelişmesini sağlıyor,
- Ağırlıklı olarak doğaçlamaya dayandığı için yaratıcılığın gelişmesine katkıda bulunuyor,
- Sahneleme aşamasında, seyirciyle etkileşim ve katılımcılık olanaklarını arttırma potansiyeli barındırıyor, (KeKeÇa’nın zaten bu tür çalışmaları var:)
- Çerçeve sahne dışında da kolaylıkla icra edilebilecek, kolay taşınabilir bir sergileme formu oluşturma imkânı sunuyor.

Çalışmalarımızın ilk aşamasında, birikimlerimizi paylaşmaya yönelik bir çerçeve kurmuştuk: müziğin ritmi ve tartımını sayma ve yazmaya yönelik çalışmalar; bedeni ısıtma, esnetme ve dansa hazırlamaya yönelik egzersizler; temel beden perküsyonu egzersizleri(1); içinde yaşadığımız coğrafya ve yakın bölgelerin dans ve hareket geleneklerinin ritimleriyle ve tartımlarıyla birlikte öğrenilmesi(2)… vd. Son haftalarda bu tür temel eğitim çalışmalarını sürdürmekle birlikte, farklı bir aşamaya da geçmiş durumdayız. Kişisel hazırlıklarımızı ya da doğaçlamalarımızı topluca çalışarak geliştiriyoruz:
1)   İki çalışma arasında, yani boş zamanlarımızda yaptığımız hazırlıkları –çalışma terminolojimizle “ödevlerimizi”- paylaşıyor, sonra da hep birlikte çalışarak geliştiriyoruz ya da,
2)   Çalışmanın bir bölümünü doğaçlamalara ayırıp, bunları sergiliyor; ritim ve tartımlarını yazarak deşifre ediyoruz. Sonra da hep birlikte icra ediyor ve –bazen gruplara ayrılıp kanon yaparak, bazen de basit koreografiler eşliğinde- çeşitli düzenlemeler yapıyoruz.
Ağırlıklı olarak belli bir ritim ve tartımda, “izlenebilir ve dinlenebilir” nitelikte doğaçlamalar yapıyoruz. Bunları sergiliyor ve videoya kaydediyoruz. Çalışma notlarımızdan alıntıyla, denemelerimiz “‘çalma-oynama’ arasında geniş bir yelpazeyi içeriyor: çalma / çalarak oynama / oynayarak çalma / oynama… vd.” Bu yelpaze içinde tek bir kategoriye sadık kalmaya çalışmıyoruz; çalma-oynama arasındaki denge kişisel istek ve eğilimlere, ortama, anlık paslaşmalara -belki de şans faktörüne- bağlı olarak değişkenlik gösterebiliyor.
Ben ise doğaçlarken genellikle beden perküsyonu egzersizlerini, geleneksel danslarla bütünleştirmeye çalışıyorum. Bu esnada, kaçınmaya çalıştığım iki eğilim olduğunu fark ettim:
1) Eklektisizm: beden perküsyonu egzersizlerinin ritim-hareket kalıpları ile geleneksel dansların yapısını estetik bir bütünlük gözetmeden bir araya getirmek (aslında hem bedenen yabancılaşmayacağım hem de bu tür dansları seyretmeye alışkın bir seyirciye tuhaf gelmeyeceğini düşündüğüm bir bütünlük oluşturmaya çalışıyorum).
2)  Hareketsizlik: deneyimlediğim kadarıyla beden perküsyonu egzersizleri genellikle sabit bir yerde, geniş bir mekân kullanımı gerektirmeden yapılacak şekilde tasarlanmış. Kollar, parmaklar, ayaklar, dizler, kalça… vd. arasındaki geçişlerdeki akışkanlık sınırlı olabiliyor. İşte dansçının yaratıcılığı ve katkısının tam da bu aşamada devreye girebileceğini düşünüyorum. “Hareket”in tanımı oldukça geniş tabii ki; ama en azından ben fiziksel olarak hem mekân hem de beden kullanımını genişleten bir hareket diline ihtiyaç duyuyorum.
Tabii ki bunlar benim kişisel eğilimlerim, güzel? ya da doğru? olan değil. Yollar ve yönelimler fazlasıyla çeşitli. Farklı yönelimlere sahip bu tür denemeleri geliştirmek, bir araya getirmek, sahne üstünde “anlamlı kılmak” ise başka bir maharet gerektiriyor.
Çalışmada şimdilik, atölye benzeri çalışmalarla başka birçok kişiyle paylaşılabilecek “ham” malzemeler birikiyor ve sahne üstü üretime yönelik ipuçları oluşuyor. Yaratıcı bir enerjinin oluştuğu çalışmada -dead-line’lar ve prodüksiyon sınırlamaları da olmadığı için- katılımcıların ihtiyaçlarını gözeten, eğitselliği genişçe bir döneme yayan bir ilerleyiş söz konusu. Yakında çalışma sürecini topluca değerlendireceğiz. Bundan sonraki süreci nasıl kurgulayacağımız; sahnelemeye yönelik nasıl bir hareket noktası, üslup, dil, kurgu, dramaturji… vd. oluşturacağımız da böylelikle netleşmeye başlayacak…

NOT-1: Yazıya katkıları için Timuçin Gürer ve Levent Soy’a teşekkürler…

NOT-2: Sırasıyla, görsel kaynaklar:
1) bir dans çalışması notumuz (tahtamız),
3) bir beden perküsyonu çalışması notumuz (tahtamız).

29 Ocak 2013 Salı

GELENEKSEL DANSLAR, SAHNE ve DEĞİŞEN ESTETİK

Berna Kurt, 28 Ocak 2013


     Cumhuriyet rejiminin ilk yıllarından bu yana, Anadolu ve yakın çevresinin hareket gelenekleri sahneye aktarılıyor. Selim Sırrı Tarcan’ın 1920’li yılların ortalarında Batılı ülkelerdeki gibi kadın-erkek çiftlerin icra edeceği milli bir salon dansı -Tarcan zeybeği- icat etme denemesiyle başlayan bu süreç, Zehra Alagöz’ün 1940’lı yılların başlarında Halkevi bayramında, farklı yöre oyunlarını ilk kez bir arada sergilediği potpuri sahnelemesiyle devam etti. Etnokoreolog Andriy Nahachewsky’nin yaptığı ayrımla,(1) doğal ortamlarda, kendiliğinden kuşaktan kuşağa aktarılarak öğrenilen “katılımcı” dansların (participatory dance) “gösteri dansı” (presentational dance) olarak “sahneye uyarlama” sürecinin doğası gereği, geleneksel formlara yönelik müdahaleler gerçekleşiyor.  En sık karşımıza çıkan müdahaleler şöyle sıralanabilir: 1) hareketlerin zarifleştirilerek / inceltilerek stilize ya da “terbiye” edilmesi; 2) hareketlerin kalabalık dans gruplarının / hareket korolarının senkronize icrasını kolaylaştırmak üzere standartlaştırılması; 3) dans gösterisi formunun gerektirdiği müzik, kostüm, ışık, oyunculuk çalışmaları doğrultusunda hareketlerde de yeni düzenlemeler yapılması…vb.

Soğuk Savaş yıllarında eski Sovyetler Birliği’nde Igor Moiseyev öncülüğünde ortaya çıkan yeni gösteri formu, bu tür müdahalelerin sınırlarını daha da zorladı. Geleneksel dans adımları ile baledeki karakter danslarının bir arada sunulmasına, akademik bale terbiyesinden geçmiş bedenlerin icra ettiği melez hareket formlarının ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Kısa sürede sosyalist ülkelere, orta vadede Türkiye de dahil olmak üzere başka birçok ülkeye yayılan bu yeni form, tüm dünyadaki halk dansı topluluklarını derinden etkiledi. 1975’te kurulan Devlet Halk Dansı Topluluğu da (DHDT) yeni estetiğin takipçilerinden biri olarak, Türkiye’deki amatör halk oyunu dernek ve kulüplerine yerli bir model oluşturdu. 

70’li ve 80’li yıllar, Türkiye’de “halk oyuncu”ların statik ve dinamik folklor yaklaşımları ekseninde, halk danslarına yönelik müdahalelerin sınırlarını belirlemeye çalıştıkları bir dönemdi. (2) Halk oyunları “piyasa”sının oluşmasıyla birlikte, hem söylem düzeyinde hem de uygulamada yenilik arayışları ile iktidar mücadeleleri eş zamanlı olarak gelişiyordu. Aynı dönemde, halk oyuncuların “otantik” olduğu varsayılan hareket biçimlerine müdahale etmeden, sahne üzerindeki geometrik biçimleri –ya da “pattern”leri- değiştirerek sundukları bir sahneleme biçimi ortaya çıktı. Söylemsel düzeyde “sahne düzeni” olarak yerleşiklik kazanan bu form, özellikle popülerleşen yarışmalar vasıtasıyla yaygınlaştı.

2000’li yıllarda ortaya çıkan ve halk danslarını Batılı sahne dansı formlarıyla melezleştirerek sunan profesyonel dans gruplarının kurucuları da işte bu “halk oyunculuk” ortamında yetiştiler. Kendilerinden önceki kuşaklar gibi Moiseyev’den, DHDT’ten, ama en çok da 1994 sonrasında küresel kültür endüstrisinin bir parçası haline gelen Riverdance ve benzerlerinden etkilendiler. Bu melez gösteri formunu yerelleştirerek, her fırsatta 3000’den fazla adım barındırmakla övündükleri Anadolu danslarını sahneye taşıdılar. Bu süreçte hareket gelenekleri sadece baleyle değil, çağdaş dans ve akrobasiyle de buluştu. Görkemli şovları sürdürülebilir kılan topluluk sayısı az olmakla birlikte, tarihsel süreç içerisinde aşama aşama gelişen bu sahneleme anlayışı halk dansları ortamını belirler hale geldi.

Bugün her yerde bu toplulukların hakim kıldığı sahneleme biçimleri talep ediliyor ve bu yeni  estetik, en “katılımcı”, doğal, yerel…vb. ortamlara da sirayet ediyor. Peki, iletişim araçlarının gelişimi, kültürel melezleşme, göç gibi faktörlere bağlı olarak “kendiliğinden” yaşanan melezleşmeyi dışarıda bırakırsak, bu yeni sahneleme biçimlerini seyirci gözüyle nasıl değerlendirebiliriz? İşte sahnelemelerdeki ortalıklar ve ilk akla gelen sorular:

- Melezleştirme neden ve nasıl yapılıyor? Gösterilere hakim olan eklektisizm aşılabilir mi? Farklı hareket malzemeleri hedefe (kurulmak istenen atmosfere, ortama, aksiyona ya da başka bir belirleyene) uygun biçimde bir araya getirilebilir mi?
      - Kimliksiz, ideal ölçülere sahip, tek tip bedenlerden oluşan hareket koroları yerine, doğaçlayarak yeni biçimler keşfeden, bu keşfin sonuçlarını kendi bedeninde doğallaştıran dansçılar geçebilir mi?  
      - Simetri, uyum, dinamizm üçgeninde sergilenen “anonim” görüntüyü kıran sahneler olabilecek mi?
      - Bale, çağdaş dans, akrobasi yapabilen “seçkin” solo dansçıların önde virtüozite-hüner-ideal beden sergilediği; yeteneksiz (?) anonim halk oyuncuları topluluğunun da arkada fon oluşturduğu sunumlar bir zorunluluk mu? Hareket koroları (corps de ballet) ve solo danslar (pas de deux…vs) çerçevesinin ötesine geçmek mümkün olamaz mı? Çalışma sürecinde yakalanan yaratıcılığın enerjisinin tüm kadrodan seyirciye yayılabildiği sunumlar hayal edemez miyiz?
      - Genel sanat yönetmenleri”nin belirleyiciliğinin yerine, katılımcılığın ve şeffaflığın arttırıldığı çalışma süreçleri geçebilecek mi? 
      - Yerel tavırlardaki o güzel ayrıntılar da sergilenebilecek mi? Standart bedenler ve tek tip yorumların yerine, tadına varabileceğimiz farklılıklar geçebilecek mi?
      - Seyirciyi hayran bırakan hareketlerden, ritmik kaostan, gürültüden, ışık karmaşasından, kısacası göz boyama çabasından vazgeçmek mümkün mü?(3) 
      -  Kadın-erkek stereotipleri kırılabilecek mi? Bu amaçla aynı ikilikleri tersine çevirmek yerine,(4) daha yaratıcı adımlar atılabilecek mi? Gerektiğinde kadın-erkek ayrımlarını yıkan beden kullanımları tercih edilebilecek mi?
      - Bugün ulus-devletin homojenleştirici stratejileri her yerde kör topal tartışırken, sahnede de “Türk halk oyunları” çerçevesini aşacak denemeler yapılabilecek mi? Türk bayrağının dalgalandığı, Atatürk referanslarının yapıldığı çoğu zaman militarist nitelikli dramaturjilerden, “birlik-beraberlik” tazeleme popülistliğinden vazgeçilecek mi? 


NOTLAR:
(1) Andriy Nahachewsky, 1995. "Participatory and Presentational Dance as Ethnochoreological Categories". Dance Research Journal, 27(1):1-15. New York: Congress on Research in Dance.
(2) Şu sempozyum kitabı, bu tartışmalara yönelik verilerle doludur: Türk Halk Oyunlarının Sergilenmesinde Karşılaşılan Problemler Sempozyumu Bildirileri, Kültür ve Turizm Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi Yayınları: 102. Seminer, Kongre Bildirileri Dizisi: 25. Ankara: Öztek Matbaası.
(3) Bu yaz İrlanda’da has(!), öz(!) Riverdance’i izleme fırsatını bulunca şundan emin oldum: “3000 dans adımının ne kadar çoğunu gösterirsek kârdır” düşüncesiyle seyirciyi gösterişe boğmak marifet değilmiş. Çok daha az dansçının, çok daha ustalıkla yorumladığı hareketlerden, seyirciyle etkileşimin arttırıldığı doğaçlama düzeyi yüksek sahnelerden, iyi müzikal yorumlardan da belli bir etki çıkabiliyormuş. Riverdance’in ve İrlanda’daki step yarışması formatının geleneksel hareketlerde yarattığı tahribat ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, “sahneleme” alanındaki oturmuşluk seyircide de bir rahatlama yaratabiliyor, ben bunu gördüm!
(4) Örneğin erkek görünümlü / geleneksel zeybek kostümlü kadınlara, aynen erkekler gibi zeybek yaptırıp, sahnenin sonunda saçlarını göstermek ve “aaaa kadınmış bunlar” dedirtmek gibi (!)
(Metinde kullanılan görselin kaynağı şu linktir: http://www.ankayasam.com/anadolu-atesi-dans-akademisi-aciliyor.html, erişim tarihi: 27 Ocak 2013)





16 Aralık 2012 Pazar

SUFİZM, DANS ve ZİYA AZAZİ



 Berna Kurt, 16 Aralık 2012

Ziya Azazi, gösterilerini izlemek, atölyelerine katılmak istediğim bir dansçı. Fırsatım olamadı; uzaktan takip ettim, internetten, video’lardan, yazılardan… Yıllar önce Taksim’de, ÇATI’nın düzenlediği bir etkinlikte Zeynep Günsür Yeşil Üzümler yıllarını, o dönemin video’ları eşliğinde paylaştığında kazınmıştı zihnime. O zamanlar babaannesinin Arapça hikâyesini sahneye taşıyan bir dansçıydı… Sonraları da inanç esaslı bir dans geleneğini temel alarak çağdaş koreografi yapan bir dansçı… Yolu bir dönem Mustafa Kaplan, Zeynep Günsür, Emre Koyuncuoğlu gibi sanatçılarla kesişen, sonra kendi yolunu bulan bir koreograf…

Yıllar geçti, tam da uygun bir zamanıma denk geldi bu seferki Türkiye seyahati; hem de iyice yakınlarıma geldi. Gösterisini yine izleyemeyecektim ama sunumu kaçırmak olmazdı. Azazi, 17 Aralık’taki gösterisinin birkaç gün öncesinde, İstanbul Kültür Üniversitesi’nde deneyimlerini, çalışmalarını, yaklaşımını paylaştı bizlerle. 12.12.2012’ye (!) rastladığı için bir sürü etkinlikle çakışmış; hedeflendiği gibi atölye yerine bir sunuma dönüşmüştü bu etkinlik. Beklenenden uzun sürdü: iki yerine, üç saat. Ve bu süre içerisinde, sanatçının sufizm yaklaşımına ve sanatsal çalışmalarına aşina olduk; kendisine sorular sorduk, tartışma yürüttük.
 
Sanatçının, Sufizm anlayışını tarihsel, toplumsal ve coğrafi bağlamlara oturtması; kültürlerin, kimliklerin ve inanç biçimlerinin…vd. ortaklığını vurgulayan çoğulcu bir perspektif sunması; kişisel deneyimleri de bu tür bir çerçeve içerisinden değerlendirmesi dikkatimi çekti. Maddenin evrendeki süreksizliğini vurgulayan Azazi, “tanımlanmış “izm”lere ait olmadığını, “zihin açıklığı”na önem verdiğini ifade etti. ‘O’na gitmenin, bilmenin ve olmanın önemini vurgularken, ‘O’nun tanımının da kişiden kişiye değişeceğini belirtti. Korkudan yasaklar koymanın, sahiplenme ya da kendine mal etmenin yarattığı sorunlardan bahsetti. İslami coğrafyanın ve Türklerin sahiplendiği Mevlana’nın bu sınırların çok ötesine çıktığını vurguladı. Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm, Budizm, Şamanizm ve Zerdüştlük’ün ortak noktalarından bahsetti.


Bu sunum ile gösteri, şeb’i arus törenleriyle eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ve ilanlarda “sufizm” teması öne çıkarıldığı için, sanatçının oldukça materyalist sayılabilecek açıklamalarına şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Farklı kültürlerin, inançların, milletlerin buluştuğu Antakya’nın bir kasabasında doğan ve yaz tatillerini doğayla iç içe bir köyde geçiren sanatçı, 90’lı yılların başında İstanbul’a, İTÜ Maden Fakültesi’nde okumaya gelmiş. Köyde ağaçlara tırmanarak, çıplak ayaklarıyla tarlalarda dolaşarak başladığı fiziksel eğitim, üniversitede tesadüfen katıldığı seçmeli jimnastik dersleri ve dans çalışmalarıyla devam etmiş. Daha sonra Viyana’da şekillenen deneyimleri, kendisini Batı’dan aldığı dans formasyonun ötesinde, kendi dilini ve kendi dansını şekillendirmeye götürmüş.(1) Başlangıçta, vize ve pasaport sorunları yaşayan, Avusturya’ya hiç de kolay kabul edilmeyen dansçı, bir süre sonra bu ülkeyi uluslararası platformlarda temsil eder hale gelmiş. Aynı şekilde, “dönen adam” ya da “derviş” olarak ünlendikçe, bazı mütedeyyin kesimlerin tepkilerine maruz kalmış ama bugün şeb’i arus törenlerine dahil edilir hale gelmiş. Sunum sonrasındaki tartışma bölümünde, kendisine Mevlevi ve/ya Sufi geleneğinin taşıyıcılarının tepkilerini sordum. Benim “otantikçi” ya da “muhafazakâr” olarak tarif ettiğim kesimlerin ciddi tepkileriyle karşılaştığını ama zamanla çalışmalarını takdir eden Mevlevi dedelerinin de ortaya çıktığını ve kabul gördüğünü aktardı.

Kendisine, çağdaş dans festivali ImPulsTanz’ın düzenlendiği Viyana’da yaşayan bir koreograf olarak, günümüz çağdaş dans ortamına, hakim eğilimlere yönelik düşüncelerini de sordum. Alışılageldik sunum biçimlerini, dans ve hareket tanımlarını sorgulayan işlerin “dans” ve “bedensellik”i dışlayan sonuçlara vardığını ifade eden Azazi, bu tür işleri sergileyen festivallerin “dans festivali” olarak sunulmaması gerektiğini ifade etti. Sahne üzerindeki etkinliklerin en azından yarısının bedenle ilişkili olması gerektiğini belirten sanatçı, kendi işlerinin fazlasıyla bedenselliğe dayalı olduğunu vurguladı. Sunum sırasında gösterilerinden bölümler de izlettiren Azazi, fiziksellik ve virtüozite düzeyi hayli yüksek işlerinde; tekrar, farkındalık, ateş, görsel efektler, fiziksel enerji gibi unsurları nasıl yorumladığını da aktardı.

Azazi bir süre daha İstanbul’da. 17 Aralık Pazartesi günü, saat 20.00’de, İstanbul Kültür Üniversitesi’nde Burhan Öcal’la birlikte sahneye çıkacak. Daha sonra da, 21-23 Aralık tarihleri arasında Dancentrum’da Deneysel Dönüş Atölyesi düzenleyecek. Ayrıntılı bilgi için bkz: http://www.dancentrum.com/?p=37&hid=2011.

NOT:
(1) Sanatçının hayatına dair daha ayrıntılı bilgi için: http://www.dancentrum.com/?p=37&hid=2011.