22 Nisan 2013 Pazartesi

MOISEYEV DANS TOPLULUĞU İSTANBUL’DAYDI…



Berna Kurt

Moiseyev Dans Topluluğu Türkiye’den “geldi geçti”. Kelimenin tam anlamıyla böyle oldu, çünkü yalnızca bir gösteri sundular. Kimselerin haberi de olmadı. Ben de, tesadüfen haberdar olan bir arkadaşım sayesinde izleme fırsatı buldum.
  

Öncelikle, Birleşmiş Milletler toplantısı olduğu söylenen bir etkinlik yüzünden, gösteri mekȃnına ulaşana kadar akla karayı seçtiğimizi not etmem gerekiyor. Kapılardan geri çevrildik, hiçbir yönlendirme olmadığı için yanlış yollara girdik. Artık dünyaları buluşturan ülkemizde, dünyaca ünlü bir topluluğun gösterisi “dostlar alışverişte görsün” anlayışıyla organize edilmişti; dostlar “görebilirse” tabii! Koskoca topluluk geldi geçti, kimsenin haberi olmadı, olan da mekȃna ulaşana kadar yollarda süründü! Tahmin edeceğiniz gibi seyirci kompozisyonu da oldukça ilginçti: muhtemelen yarıdan fazlası bizzat davetli olan, takım elbiseli siyaset ve diplomasi çevreleri ile onların güzide eşleri; topluca getirilen ama nereye, niye geldiğini tam algılayamamış öğrenci toplulukları… vs. Meğerse Türk-Rus Kültür Vakfı ile Rus ve Türk Kültür Bakanlıkları’nın desteğiyle düzenlenen Rus Kültürü Festivali vesilesiyle buluşmuşuz hepimiz eski Lütfi Kırdar’da, şimdinin İstanbul Kongre Merkezi Harbiye Salonu’nda…

O ünlü “Devlet Akademik S.S.C.B. Halklarının Halk Dansları Topluluğu” “Rus Halk Dansları Topluluğu” oluvermiş bu arada. Bilmesek gerçekten de afişte belirtildiği gibi “Halk Dansları Devlet Akademik Ansamblesi’nin(?)” “Rus Halk Dansları Gösterisi”ni izlediğimizi zannedecektik. Bazılarının ellerinde festival broşürü benzeri bir şeyler vardı ama yalnızca bu gösteriye yönelik olarak hazırlanmış bir program dergisine ulaşamadık biz. Ertesi gün ilgili haberleri taradığımda karşıma çıkan koreografi isimleri, “Rus Halk Dansları Gösterisi” etiketinin anlamsızlığını ortaya koyuyordu: “Rus” dansları ile tematik dansların yanı sıra, Kalmuk dansları, Tatar dansları, Moldova dansları, “Kadril” dansı, Yedi Güzel” adlı Başkır dansı, “Besarabya” adlı çingene dansı, Horumi adlı Gürcü dansı (Türkiye’de daha çok “Orta Batum” olarak bilinir)…vd. de sergilenmişti. 
 


Yaklaşık 1,5 saat süren gösteride, elliye yakın dansçı, ondan fazla koreografi sergiledi. Fazlasıyla sahneye hakim ve profesyoneldiler, neredeyse tek bir hata bile yapmadılar. “Hata”sızlığın altını çiziyorum çünkü topluluğun öncülüğünü yaptığı estetik model, halk danslarını stilize ve senkronize bir şekilde yorumlayan “hareket koroları”nın milimetrik hesaplara dayalı mizansen geçişlerine dayanır. Topluluk, Soğuk Savaş yıllarında önce sosyalist ülkelerdeki, daha sonra da -Türkiye de dahil olmak üzere- başka ülkelerdeki devlet halk dansları topluluklarına model oluşturmuştur. Geleneksel dansları çeşitli sahne sanatı araçlarından beslenerek sergilemiş ve anonim-tek tip görünüşlü bale dansçılarının senkronize-tek vücut yorumlarıyla “mutlu mesut” Sovyet halklarının bir aradalığını ortaya koymuştur. O yüzden de, bu gösteri ile Türkiye’deki Devlet Halk Dansları Topluluğu ve Anadolu Ateşi gibi grupların gösterileri arasında ortaklıklar yakalamak pek de şaşırtıcı değildir.

Tabii Moiseyev ve Riverdance gibi belli “tür”lerin öncüsü olan toplulukları seyretmek, koreografik yaratıcılık, iyi icra ve profesyonelliğin, sahne etkisi oluşturmada yeterli olduğunu hatırlatma işlevi görüyor. O gece sahnede ışık şovlarına, bangır bangır perküsif müziklere, göz boyayıcı efektlere ihtiyaç duymayan Moiseyev dansçıları bütünüyle virtüozite sergilediler. Daha da önemlisi, bunu seyircinin gözümüze sokmadan yaptılar! Yetenekli-yeteneksiz, solist-corps de ballet dansçı ayrımları yoktu sahnede. Alışık olduğumuz üzere, önde akrobasi yapan “yetenekli” ve tabii ki teşhirci(!) solistler ile arkadaki “yeteneksiz”lerden oluşan “folklorcu” korosu gibi ayrımlar yoktu. Topluluk, teatral niteliği ağır basan sahnelerde sıcak atmosferler oluşturabildi. Bu tür sahneler ile seyircinin daha aşina olduğu dansların sergilendiği sahnelerde daha fazla alkış aldı. 

Keşke daha fazla dans meraklısı seyredebilseydi gösteriyi, benzerleriyle karşılaştırma imkȃnı bulabilseydi. Bu bir buçuk saatlik gösteri, dünyaya yayılan bir estetik modeli tanıtan, tarihsel öneme sahip bir topluluğun sahneleme anlayışını ortaya koyan bir koreografi dersi niteliğindeydi…


NOTLAR:
*Görsel kaynak linkleri (sırasıyla): http://rusfestistanbul.org/2013fest/?portfolio=thethief,
* Gösteriyi kaçıranların şu 15 dakikalık video’ya bir göz atmalarını tavsiye ederim: http://www.youtube.com/watch?v=HtHB-r3QGsw




22 Mart 2013 Cuma

Bir 8 Mart da Böyle Geçti...



Berna Kurt


Bu sene de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle bir dolu etkinlik yapıldı. Kadınların hak arama mücadelelerini simgeleyen bu tarihsel günün içini boşaltma, sevgililer günü gibi ticari bir gün haline getirme girişimlerini dışarıda bırakırsak; farklı toplumsal cinsiyet perspektiflerini tartışmaya açan ve kadın hareketine yeni bir enerji, yeni bir nefes aşılayan bir sürü etkinlik eş zamanlı olarak gerçekleşti. Ben de bunların bir parçası oluverdim. İstanbul’da, ve Diyarbakır’daki çalışmalar vesilesiyle; hem dans edip, çalıştırıp deneyimlerimi paylaştım hem de yeni dostlar edindim.

Boğaziçili Kadınlarla “Kucaklaşma”:

BGST Dansçıları’ndan iki arkadaş, Sinem (Şekercan) ve ben bir süredir sahneleme çalışması yürütüyorduk. İki kadının icracı olacağı bir sahne yaratma fikriyle yola çıkmıştık ve Kardeş Türküler’in Çocuk (H)aklı albümündeki Derdo Derdo (Derttir) adlı Kürtçe şarkı üzerine çalışıyorduk. Beraber geçirdiğimiz bu güzel yolculukta, BGST Dansçıları’nın daha önceki bir çalışmasının deneyimlerinden, Alevilerdeki musahiplik geleneğinden ve “Kadınsız Alevilik” tartışmalarından besleniyorduk (1).  Zamanla temamız iki kadının yol arkadaşlığı oldu ve kadınların musahibini -ya da “yol arkadaşı”nı- bizzat kendilerinin seçtiği bir kurgu oluşturduk. Bir ritüel ya da semah sahnesi oluşturmaya çalışmamakla birlikte, temel hareket malzememiz yine semahlar, semahlardaki kucaklaşmalar ve BGST’de yıllarca bu malzemeden hareketle yaptığımız doğaçlamalar oldu. Atölyede de semah kucaklaşmalarını temel alalım, 8 Mart’ta kadınlar olarak bir araya gelelim ve kucaklaşalım dedik. Ve son süreçte, diğer yol arkadaşlarımızın, Songül Tuncalı ve Seteney Koz’un da desteğini aldık.

“Kucaklaşma” adını verdiğimiz bu performans ve atölyeyi Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü’nün (BÜKAK) 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri çerçevesinde, Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü (BÜFK) ile BÜKAK’ın ortak bir etkinliği olarak gerçekleştirdik.



O gün, BÜKAK’ın bir başka etkinliği olan Türkan Şoray’la sohbet ve imza gününün hemen sonrasında buluşan yaklaşık 25 kişiydik. Ağırlıklı olarak üniversite öğrencisiydi katılımcı kadınlar; kucaklaşmaya hazırdılar, istekliydiler. Diğer kadın arkadaşlarımız ile annem de seyretti bizleri, heyecanımıza ortak oldu. Eski dostlar buluştuk yıllar sonra, yeni arkadaşlar bir araya geldik; tanıştık, sohbet ettik, kucaklaştık. Sinem ile birlikte gösterdiğimiz semah adımları ile kucaklaşma figürleri çabucak öğrenildi. Atölye öncesinde hazırladığımız basit sahne akışını hemen uygulayıverdik. Kadınlar olarak bir araya gelmenin, hep “birlikte” olmanın mutluluğunu yaşadık…

Diyarbakır’la Buluşma:

Atölye-performanstan üç gün sonra Diyarbakır’daydım. Dans sahnesinde toplumsal cinsiyet rolleri temalı seminer, çeviri gibi çalışmalarızı internetten takip eden Kemal Ciwan Işık beni bu şehre davet etmişti. 2009 yılında Diyarbakır’da ilk tango çalışmalarını başlatan ve zamanla bu faaliyetleri “Tango MED Dans ve Sanat Merkezi”(2) adıyla kurumsallaştıran Işık, burada dansı toplumsal ve siyasal bağlamlarıyla birlikte ele alan etkinlikler düzenlemeyi misyon edinmişti. Her sene 8 Mart haftasında dans ve kadınlar üzerine akademik sunumlar düzenliyordu ve ben de üçüncü konuk olacaktım. 10 Mart’ta gerçekleştirdiğimiz “Dans Sahnesinde Kadınlar ve Feminist Yaklaşımlar” başlıklı sunum ile sohbet işte böylesi bir çerçevede gerçekleşti.



Bu sefer dansla farklı düzeyde ilişki kuran kadınlar ve erkeklerden kurulu bir toplulukla birlikteydim. Pazar günü için oldukça erken olabilecek bir saatte buluşmuştuk. Ama sabah mahmurluğu hemencecik geçiverdi. Kahvaltı sonrasında sohbete katılanların enerjisi; öğrenme, tartışma ve paylaşma hevesleri bana da geçti. Saray balelerinden günümüze kadar uzanan tarihsel süreçte, kadınların dans sahnesinde konumlanma biçimlerine dair hazırladığım bol video’lu ve fotoğraflı sunum sırasında ve sonrasında soruların ve görüşlerin paylaşıldığı, fazlasıyla interaktif bir sohbet gerçekleştirdik. Sohbetten sonra da, Tango MED’deki bir dans dersine konuk oldum. Daha sonra da birlikte Diyarbakır’ı gezdik.

Bu iki etkinliğin hazırlıklarıyla birlikte yarattığı yorgunluğum çabucak geçiverdi; çünkü tam da istediğim olmuştu: hem kendi deneyimlerimi paylaşmış, hem de yeni fikirlerle ve dostluklarla buluşmuştum. 8 Mart’ın bir anlamı da bu değil miydi zaten: “birlikte”likler kurmak, paylaşarak büyümek, kendi çizdiğin “yol”u yeniden değerlendirme fırsatı bulmak…

NOTLAR:

1) BGST’de daha önce yürütülen çalışma notları için bkz. http://bgst.org/alevi-calismasi. Ayrıca “Kadınsız Alevilik” temalı tartışma için bkz. Şehriban Şahin Kaya, “Kadınsız Alevilik”, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1044342&CategoryID=42, 27 Mart 2011 ve Hatice Kızılyıldız, “Kadınsız Alevilik Hakkındaki Yazıya Yanıt”, http://www.gomanweb.org/index.php/yazarlar/gomanweb-yazarlar/160-hatice-k-z-ly-ld-z/928-kadinsiz-alevilik-hakkindaki-yaziya-yanit, (bu web sitesinde yayınlanma tarihi: 23 Eylül 2012).
2) bkz. http://www.tangomed.com/.

18 Mart 2013 Pazartesi

Beden ve Ses… Dans ve Müzik… Gelenek ve Yaratıcılık


Berna Kurt

Yaklaşık üç aydır, ağırlıklı olarak BGST Dansçıları ile KeKeÇa üyelerinden oluşan on beş kişilik bir grup olarak beden müziği ve dans çalışması yürütüyoruz. Oldukça farklı müzik ve dans arka planlarına, çalışma ve sahneleme alışkanlıklarına sahip, farklı yaş ve deneyimlerden dansçılar ve müzisyenler olarak haftada bir ya da iki gün bir araya geliyoruz.
Bu çalışmanın başlangıç aşamasında, kurguladığımız çerçevenin çeşitli imkânlar barındırdığını düşünmüş ve notlar almıştım. Süreç içinde hem beklentilerimin süreklilik taşıdığını hem de yavaş yavaş pratiğe geçmeye başladığını fark ettim. Bu imkânlar şöyle sıralanabilir:
- Dans/hareket dramaturjisi anlamında farklı olanaklar sunuyor: dans kurgusu açısından, alışılageldik “müziğe eşlik etme”, “müzikten bağımsız hareket etme” ya da “müziksiz hareket etme” çerçevelerinin dışında, bağımsız bir alan açıyor;
- Müzik ve dansın etkileşim yollarını çeşitleme imkânı sunuyor,
-  Geleneksel dans, beden müziği ve beden perküsyonu formlarının çeşitlenebileceği ve geliştirilebileceği deneysel bir çalışma ortamı oluşturuyor,
-  Taklit ederek, çalıştırıcılarla birlikte yaparak, yani “yaparak öğrenme” süreci sayesinde beden hafızasının gelişmesini sağlıyor,
- Ağırlıklı olarak doğaçlamaya dayandığı için yaratıcılığın gelişmesine katkıda bulunuyor,
- Sahneleme aşamasında, seyirciyle etkileşim ve katılımcılık olanaklarını arttırma potansiyeli barındırıyor, (KeKeÇa’nın zaten bu tür çalışmaları var:)
- Çerçeve sahne dışında da kolaylıkla icra edilebilecek, kolay taşınabilir bir sergileme formu oluşturma imkânı sunuyor.

Çalışmalarımızın ilk aşamasında, birikimlerimizi paylaşmaya yönelik bir çerçeve kurmuştuk: müziğin ritmi ve tartımını sayma ve yazmaya yönelik çalışmalar; bedeni ısıtma, esnetme ve dansa hazırlamaya yönelik egzersizler; temel beden perküsyonu egzersizleri(1); içinde yaşadığımız coğrafya ve yakın bölgelerin dans ve hareket geleneklerinin ritimleriyle ve tartımlarıyla birlikte öğrenilmesi(2)… vd. Son haftalarda bu tür temel eğitim çalışmalarını sürdürmekle birlikte, farklı bir aşamaya da geçmiş durumdayız. Kişisel hazırlıklarımızı ya da doğaçlamalarımızı topluca çalışarak geliştiriyoruz:
1)   İki çalışma arasında, yani boş zamanlarımızda yaptığımız hazırlıkları –çalışma terminolojimizle “ödevlerimizi”- paylaşıyor, sonra da hep birlikte çalışarak geliştiriyoruz ya da,
2)   Çalışmanın bir bölümünü doğaçlamalara ayırıp, bunları sergiliyor; ritim ve tartımlarını yazarak deşifre ediyoruz. Sonra da hep birlikte icra ediyor ve –bazen gruplara ayrılıp kanon yaparak, bazen de basit koreografiler eşliğinde- çeşitli düzenlemeler yapıyoruz.
Ağırlıklı olarak belli bir ritim ve tartımda, “izlenebilir ve dinlenebilir” nitelikte doğaçlamalar yapıyoruz. Bunları sergiliyor ve videoya kaydediyoruz. Çalışma notlarımızdan alıntıyla, denemelerimiz “‘çalma-oynama’ arasında geniş bir yelpazeyi içeriyor: çalma / çalarak oynama / oynayarak çalma / oynama… vd.” Bu yelpaze içinde tek bir kategoriye sadık kalmaya çalışmıyoruz; çalma-oynama arasındaki denge kişisel istek ve eğilimlere, ortama, anlık paslaşmalara -belki de şans faktörüne- bağlı olarak değişkenlik gösterebiliyor.
Ben ise doğaçlarken genellikle beden perküsyonu egzersizlerini, geleneksel danslarla bütünleştirmeye çalışıyorum. Bu esnada, kaçınmaya çalıştığım iki eğilim olduğunu fark ettim:
1) Eklektisizm: beden perküsyonu egzersizlerinin ritim-hareket kalıpları ile geleneksel dansların yapısını estetik bir bütünlük gözetmeden bir araya getirmek (aslında hem bedenen yabancılaşmayacağım hem de bu tür dansları seyretmeye alışkın bir seyirciye tuhaf gelmeyeceğini düşündüğüm bir bütünlük oluşturmaya çalışıyorum).
2)  Hareketsizlik: deneyimlediğim kadarıyla beden perküsyonu egzersizleri genellikle sabit bir yerde, geniş bir mekân kullanımı gerektirmeden yapılacak şekilde tasarlanmış. Kollar, parmaklar, ayaklar, dizler, kalça… vd. arasındaki geçişlerdeki akışkanlık sınırlı olabiliyor. İşte dansçının yaratıcılığı ve katkısının tam da bu aşamada devreye girebileceğini düşünüyorum. “Hareket”in tanımı oldukça geniş tabii ki; ama en azından ben fiziksel olarak hem mekân hem de beden kullanımını genişleten bir hareket diline ihtiyaç duyuyorum.
Tabii ki bunlar benim kişisel eğilimlerim, güzel? ya da doğru? olan değil. Yollar ve yönelimler fazlasıyla çeşitli. Farklı yönelimlere sahip bu tür denemeleri geliştirmek, bir araya getirmek, sahne üstünde “anlamlı kılmak” ise başka bir maharet gerektiriyor.
Çalışmada şimdilik, atölye benzeri çalışmalarla başka birçok kişiyle paylaşılabilecek “ham” malzemeler birikiyor ve sahne üstü üretime yönelik ipuçları oluşuyor. Yaratıcı bir enerjinin oluştuğu çalışmada -dead-line’lar ve prodüksiyon sınırlamaları da olmadığı için- katılımcıların ihtiyaçlarını gözeten, eğitselliği genişçe bir döneme yayan bir ilerleyiş söz konusu. Yakında çalışma sürecini topluca değerlendireceğiz. Bundan sonraki süreci nasıl kurgulayacağımız; sahnelemeye yönelik nasıl bir hareket noktası, üslup, dil, kurgu, dramaturji… vd. oluşturacağımız da böylelikle netleşmeye başlayacak…

NOT-1: Yazıya katkıları için Timuçin Gürer ve Levent Soy’a teşekkürler…

NOT-2: Sırasıyla, görsel kaynaklar:
1) bir dans çalışması notumuz (tahtamız),
3) bir beden perküsyonu çalışması notumuz (tahtamız).

29 Ocak 2013 Salı

GELENEKSEL DANSLAR, SAHNE ve DEĞİŞEN ESTETİK

Berna Kurt, 28 Ocak 2013


     Cumhuriyet rejiminin ilk yıllarından bu yana, Anadolu ve yakın çevresinin hareket gelenekleri sahneye aktarılıyor. Selim Sırrı Tarcan’ın 1920’li yılların ortalarında Batılı ülkelerdeki gibi kadın-erkek çiftlerin icra edeceği milli bir salon dansı -Tarcan zeybeği- icat etme denemesiyle başlayan bu süreç, Zehra Alagöz’ün 1940’lı yılların başlarında Halkevi bayramında, farklı yöre oyunlarını ilk kez bir arada sergilediği potpuri sahnelemesiyle devam etti. Etnokoreolog Andriy Nahachewsky’nin yaptığı ayrımla,(1) doğal ortamlarda, kendiliğinden kuşaktan kuşağa aktarılarak öğrenilen “katılımcı” dansların (participatory dance) “gösteri dansı” (presentational dance) olarak “sahneye uyarlama” sürecinin doğası gereği, geleneksel formlara yönelik müdahaleler gerçekleşiyor.  En sık karşımıza çıkan müdahaleler şöyle sıralanabilir: 1) hareketlerin zarifleştirilerek / inceltilerek stilize ya da “terbiye” edilmesi; 2) hareketlerin kalabalık dans gruplarının / hareket korolarının senkronize icrasını kolaylaştırmak üzere standartlaştırılması; 3) dans gösterisi formunun gerektirdiği müzik, kostüm, ışık, oyunculuk çalışmaları doğrultusunda hareketlerde de yeni düzenlemeler yapılması…vb.

Soğuk Savaş yıllarında eski Sovyetler Birliği’nde Igor Moiseyev öncülüğünde ortaya çıkan yeni gösteri formu, bu tür müdahalelerin sınırlarını daha da zorladı. Geleneksel dans adımları ile baledeki karakter danslarının bir arada sunulmasına, akademik bale terbiyesinden geçmiş bedenlerin icra ettiği melez hareket formlarının ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Kısa sürede sosyalist ülkelere, orta vadede Türkiye de dahil olmak üzere başka birçok ülkeye yayılan bu yeni form, tüm dünyadaki halk dansı topluluklarını derinden etkiledi. 1975’te kurulan Devlet Halk Dansı Topluluğu da (DHDT) yeni estetiğin takipçilerinden biri olarak, Türkiye’deki amatör halk oyunu dernek ve kulüplerine yerli bir model oluşturdu. 

70’li ve 80’li yıllar, Türkiye’de “halk oyuncu”ların statik ve dinamik folklor yaklaşımları ekseninde, halk danslarına yönelik müdahalelerin sınırlarını belirlemeye çalıştıkları bir dönemdi. (2) Halk oyunları “piyasa”sının oluşmasıyla birlikte, hem söylem düzeyinde hem de uygulamada yenilik arayışları ile iktidar mücadeleleri eş zamanlı olarak gelişiyordu. Aynı dönemde, halk oyuncuların “otantik” olduğu varsayılan hareket biçimlerine müdahale etmeden, sahne üzerindeki geometrik biçimleri –ya da “pattern”leri- değiştirerek sundukları bir sahneleme biçimi ortaya çıktı. Söylemsel düzeyde “sahne düzeni” olarak yerleşiklik kazanan bu form, özellikle popülerleşen yarışmalar vasıtasıyla yaygınlaştı.

2000’li yıllarda ortaya çıkan ve halk danslarını Batılı sahne dansı formlarıyla melezleştirerek sunan profesyonel dans gruplarının kurucuları da işte bu “halk oyunculuk” ortamında yetiştiler. Kendilerinden önceki kuşaklar gibi Moiseyev’den, DHDT’ten, ama en çok da 1994 sonrasında küresel kültür endüstrisinin bir parçası haline gelen Riverdance ve benzerlerinden etkilendiler. Bu melez gösteri formunu yerelleştirerek, her fırsatta 3000’den fazla adım barındırmakla övündükleri Anadolu danslarını sahneye taşıdılar. Bu süreçte hareket gelenekleri sadece baleyle değil, çağdaş dans ve akrobasiyle de buluştu. Görkemli şovları sürdürülebilir kılan topluluk sayısı az olmakla birlikte, tarihsel süreç içerisinde aşama aşama gelişen bu sahneleme anlayışı halk dansları ortamını belirler hale geldi.

Bugün her yerde bu toplulukların hakim kıldığı sahneleme biçimleri talep ediliyor ve bu yeni  estetik, en “katılımcı”, doğal, yerel…vb. ortamlara da sirayet ediyor. Peki, iletişim araçlarının gelişimi, kültürel melezleşme, göç gibi faktörlere bağlı olarak “kendiliğinden” yaşanan melezleşmeyi dışarıda bırakırsak, bu yeni sahneleme biçimlerini seyirci gözüyle nasıl değerlendirebiliriz? İşte sahnelemelerdeki ortalıklar ve ilk akla gelen sorular:

- Melezleştirme neden ve nasıl yapılıyor? Gösterilere hakim olan eklektisizm aşılabilir mi? Farklı hareket malzemeleri hedefe (kurulmak istenen atmosfere, ortama, aksiyona ya da başka bir belirleyene) uygun biçimde bir araya getirilebilir mi?
      - Kimliksiz, ideal ölçülere sahip, tek tip bedenlerden oluşan hareket koroları yerine, doğaçlayarak yeni biçimler keşfeden, bu keşfin sonuçlarını kendi bedeninde doğallaştıran dansçılar geçebilir mi?  
      - Simetri, uyum, dinamizm üçgeninde sergilenen “anonim” görüntüyü kıran sahneler olabilecek mi?
      - Bale, çağdaş dans, akrobasi yapabilen “seçkin” solo dansçıların önde virtüozite-hüner-ideal beden sergilediği; yeteneksiz (?) anonim halk oyuncuları topluluğunun da arkada fon oluşturduğu sunumlar bir zorunluluk mu? Hareket koroları (corps de ballet) ve solo danslar (pas de deux…vs) çerçevesinin ötesine geçmek mümkün olamaz mı? Çalışma sürecinde yakalanan yaratıcılığın enerjisinin tüm kadrodan seyirciye yayılabildiği sunumlar hayal edemez miyiz?
      - Genel sanat yönetmenleri”nin belirleyiciliğinin yerine, katılımcılığın ve şeffaflığın arttırıldığı çalışma süreçleri geçebilecek mi? 
      - Yerel tavırlardaki o güzel ayrıntılar da sergilenebilecek mi? Standart bedenler ve tek tip yorumların yerine, tadına varabileceğimiz farklılıklar geçebilecek mi?
      - Seyirciyi hayran bırakan hareketlerden, ritmik kaostan, gürültüden, ışık karmaşasından, kısacası göz boyama çabasından vazgeçmek mümkün mü?(3) 
      -  Kadın-erkek stereotipleri kırılabilecek mi? Bu amaçla aynı ikilikleri tersine çevirmek yerine,(4) daha yaratıcı adımlar atılabilecek mi? Gerektiğinde kadın-erkek ayrımlarını yıkan beden kullanımları tercih edilebilecek mi?
      - Bugün ulus-devletin homojenleştirici stratejileri her yerde kör topal tartışırken, sahnede de “Türk halk oyunları” çerçevesini aşacak denemeler yapılabilecek mi? Türk bayrağının dalgalandığı, Atatürk referanslarının yapıldığı çoğu zaman militarist nitelikli dramaturjilerden, “birlik-beraberlik” tazeleme popülistliğinden vazgeçilecek mi? 


NOTLAR:
(1) Andriy Nahachewsky, 1995. "Participatory and Presentational Dance as Ethnochoreological Categories". Dance Research Journal, 27(1):1-15. New York: Congress on Research in Dance.
(2) Şu sempozyum kitabı, bu tartışmalara yönelik verilerle doludur: Türk Halk Oyunlarının Sergilenmesinde Karşılaşılan Problemler Sempozyumu Bildirileri, Kültür ve Turizm Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi Yayınları: 102. Seminer, Kongre Bildirileri Dizisi: 25. Ankara: Öztek Matbaası.
(3) Bu yaz İrlanda’da has(!), öz(!) Riverdance’i izleme fırsatını bulunca şundan emin oldum: “3000 dans adımının ne kadar çoğunu gösterirsek kârdır” düşüncesiyle seyirciyi gösterişe boğmak marifet değilmiş. Çok daha az dansçının, çok daha ustalıkla yorumladığı hareketlerden, seyirciyle etkileşimin arttırıldığı doğaçlama düzeyi yüksek sahnelerden, iyi müzikal yorumlardan da belli bir etki çıkabiliyormuş. Riverdance’in ve İrlanda’daki step yarışması formatının geleneksel hareketlerde yarattığı tahribat ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, “sahneleme” alanındaki oturmuşluk seyircide de bir rahatlama yaratabiliyor, ben bunu gördüm!
(4) Örneğin erkek görünümlü / geleneksel zeybek kostümlü kadınlara, aynen erkekler gibi zeybek yaptırıp, sahnenin sonunda saçlarını göstermek ve “aaaa kadınmış bunlar” dedirtmek gibi (!)
(Metinde kullanılan görselin kaynağı şu linktir: http://www.ankayasam.com/anadolu-atesi-dans-akademisi-aciliyor.html, erişim tarihi: 27 Ocak 2013)