5 Haziran 2013 Çarşamba

BÜFK’ÜN “BAHAR”I


Berna Kurt



Boğaziçi yollarındayım… Önce eski dostlarla, eski bir mekȃnda buluşma, sonraki istikamet Garanti Kültür Merkezi… BÜFK’ün son gösterisini seyredeceğiz. Biletimizi alıyoruz, program dergisi peşine düşüyoruz. Tanıdıklar, eski-yeni çalışma arkadaşları, yepyeni yüzler… Nereden seyretsek? Yerimiz çok önde, aslında aksiyonları daha iyi görürüz? Yok, biz yine arkalara geçelim, arkadaşlarımızın yanına. Gösteri başlıyor… 




Biz seyircilerin arasından geçe geçe iniyorlar sahneye, sürpriz ve dinamik bir başlangıç... Aynı dinamizm gösteri sonuna kadar sürüyor. Sahne geçişlerinde aksamayan bir akış ve atmosfer var. Yıllar önce bizim de –aynı kulübün eski kuşaklarının da- denemek istediği bir fikri hayata geçirmişler; çok da güzel olmuş: farklı bölgelerin dans ve müzik gelenekleri arasındaki geçişkenlikleri vurgulamışlar. 90’lı yılların ortalarından bu yana sergilenen BÜFK gösterilerinin çoğunda olduğu gibi sahne sahne bölünmeyen, baştan sona hiç kesilmeden akan bir gösteri formatı oluşturmuşlar. 2000’li yılların başlarında denenen sahneleme formatlarının yansımaları da var gösteride -belli bölgelere, dans-müzik geleneklerine…vd. yönelik araştırmalar sonucu ortaya çıkan video kayıtları, bu araştırma sonuçlarını yansıtan kapsamlı program dergileri, ayrıntılı yerel tavır çalışmalarının sonuçları…vb. O yıllarda kültürel çoğulculuk, çokkültürlülük temalı tartışmalar dönemin konjonktürel dönüşümüyle bağlantılandırılmış; BÜFK gösterilerinin bu çerçevede sanatsal ve politik olarak nerede durduğu mercek altına alınmıştı. Nihayetinde, farklı bölgeleri bir arada “temsil” eden “öbek” formunu terk etme ve alan araştırmalarına yönelme, dans-müzik gelenekleri ve tavırları üzerine daha kapsamlı çalışmalar yapma kararı alınmıştı. Belgesel formatının geliştirilmesi, yerel dans ve müzik tavırlarının daha özenli bir şekilde çalışılması da bu sürecin bir sonucuydu.(1)

Bu yeni gösteri de, bahsi geçen dönemden sonra bir süreliğine terk edilen, ama son birkaç senedir yeniden ağırlıklı olarak yürütülmeye başlanan alan araştırmalarının sonuçlarını ortaya koyuyor. Yerel dans ve müzik tavırlarını temel alan sahneler seyrediyoruz. Ancak sanırım bu tavırların üzerine daha da çok gitmek, ayrıntılarda saklı güzellikleri ortaya çıkarabilecek bir icra düzeyine ulaşmak için biraz daha fazla çaba sarf etmek gerekiyor.

İlk kez sahnede tamamen gündelik kıyafetlerden oluşan ve gösteri akışı boyunca hiç değiştirilmeyen kostümler kullanmışlar. Bu, BÜFK’ün dans ve müzik geleneklerini “sahne ve gösteri sanatları” ya da “performans sanatları” çerçevesinde sergilediği, -çoğu farklı bölgelerden gelse de- icracıların “şehirde” buluşan insanlar olduğu ve bu geleneklerin “günümüzdeki” konumuyla da ilgilenildiği düşünüldüğünde, son derece yerinde bir tercih. Yıllarca kalabalık bir kadronun kuliste oluşturabileceği doğal karışıklıkları önleme ve kostüm değişimiyle bağlantılı sorunları minimuma indirmeye çabalayan kişilerden biri olarak, kulisin ne kadar huzurlu olduğunu tahmin edebiliyorumJ Ancak bazı sahneleri izlerken, dansçı kostümlerinin hareketlerdeki dinamizmi yeterince yansıtamadığını düşündüm; hem gündelik hem de hareketleri daha çok gösteren bir tasarım hayal etmeye çalıştım?

Ben her şeyden çok, gösterideki dinamizmi ve oluşturulan “ortak aksiyon”u sevdimJ Tabii, üretim sürecindeki dinamiklerin, hatta kulisteki ilişkilerin sahneye yansıdığını düşünen, çalışma sürecinin kendisini de önemseyen bir geleneğin taşıyıcısı olarak... Kulüp üyeleri birlikte çalışmaktan ve sahneye çıkmaktan mutluymuş gibi geldi bana; gösteri sonrasında merakımdan, çalışma sürecini yakından takip eden arkadaşlarıma bir sürü soru sordum.

Her zaman olduğu gibi, performanslarıyla dikkat çeken dansçı ve müzisyenler vardı sahnede. Ama icracılar arasında sanatsal bir uçurum gözüme çarpmadı; bunu da çok değerli buldum. Gösteri çıkışında benim gibi düşünmeyen arkadaşlarımla konuştum; icracılık düzeylerinin daha çok zorlanabileceğini düşünen, gösteri dramaturjisinin net olmadığını ifade eden…vd. Özellikle “dramatuji” meselesinin tartışmaya değer olduğunu düşünüyorum. Bu minvalde, birkaç not düşerek(2) ve Ahmet Saymadi’nin bianet’te yayımlanan görüşlerine(3) yer vererek bitirmek istiyorum:

BÜFK Bahar adlı gösteride Balkanlar’dan Mezopotamya’ya kardeşliğin, kültürlerin ortak yanlarının izini sürmüş, izleri de bulmuş. Benim son demlerine yetiştiğim eski Diyarbakır düğünlerinde çalınan cümbüş, keman, gırnata, keman, darbukayla icra edilen Diyarbakır musikisi ile Makedonya’da görülen “calgija” adı verilen incesaz (ud, keman, kanun tef, darbuka)  enstrümanlarla icra edilen şehir müziği ile bağlarını keşfetmişler. Birbirlerinden sadece ¨ulus devlet¨ kadar uzak olan bu coğrafyalar arasındaki ortaklıklar dikkatlerini çekmiş.

Gösteri boyunca arka fonda Üsküp ve Diyarbekir görüntüleri akıyor, Üsküp’ten ve Diyarbekir’den birileri konuşuyor; düğünleri, kutlamaları, bahar bayramlarını anlatıyorlar. Coğrafyalar farklı, anlatılanlar aynı... Folklorik danslar çok benzer, bir Elazığ türküsünden Arnavut türküsüne nasıl geçildiğini gösteriyi izleyen kimse anlamıyor, sözlerin farklı dillerde oluşundan anlıyoruz bunu. Kutlamaların da sadece adı değişiyor, bir yerde hampartsum, diğerinde hıdrellez, başka yerde newroz... Gösteriyi bitirenler kaç yıldır baharın kutlanmadığı Suriye’yi Fairuz’un ¨Nassam Alayna El Hawa¨ şarkısıyla selamladılar. Suriye’de de baharın kutlanmasını dileyerek bitirdiler. Dileklerini paylaşmamak mümkün mü?”

NOTLAR:
(1) 60’lı yılların sonlarından bu yana biçimlenen BÜFK geleneği, -geniş çerçevede tarihsel, toplumsal ve sanatsal değişim, kulüp özelinde de farklı kuşakların değişen öncelikleri doğrultusunda- dönüşüm geçirse de, her zaman Türkiye’deki “halk oyunları piyasası” içinde “farklı” bir konuma işaret ediyor. Kulüp üyelerinin faaliyet yürüttüğü alanları, kendi çalışma ve üretim biçimlerini sürekli sorgulama alışkanlığı, hem çalışma ortamları ile sanatsal üretimlere hem de Folklora Doğru dergisine yansıyor. Dergi, kulübün tarihsel gelişimi içinde bu “farklılık”ın farklı tanımlanma biçimlerine yönelik verilerle dolu.
(2) Dramaturji aslında çok kapsamlı bir araştırma konusu. Sanatsal dramaturjiye yönelik çoğu tartışma, tiyatro literatürünün metin analizi merkezli kaynakları üzerinden yapılıyor. Dans ve müzik çalışmalarını değerlendirirken ise, sahnedekilerin “ne söylemek istediği”ne ya da daha kaba bir ifadeyle “iletmek istediği mesaja” odaklanmak yetersiz kalıyor (tabii bu tür bir içerik ya da mesaj kaygısı olmayabilir; ama varsa da, bunları “seyirci dramaturjisi”nin bir parçası olarak değerlendirmek mümkün). Sadece dans özelinde bile; hareket seçimlerinizden icra biçiminize, “kadın”sı ve “erkek”si olduğu iddia edilen tavırları ters yüz etme hallerinize, hangi farklı hareket üsluplarından ve tekniklerinden etkilendiğinize…vd. dair birçok şeyi “hareket dramaturjisi” bağlamında değerlendirebilirsiniz. Belli bir sanatsal üslup oluşturma aşamasındaki estetik tercihlerin de dramaturjik yöneliminizi biçimlendirdiğini unutmamak gerekiyor.
(3) Ahmet Saymadi, “Üsküp’ten Diyarbekir’e Bahar”, 25 Mayıs 2013, http://bianet.org/biamag/toplum/146904-uskup-ten-diyarbekir-e-bahar.

22 Nisan 2013 Pazartesi

MOISEYEV DANS TOPLULUĞU İSTANBUL’DAYDI…



Berna Kurt

Moiseyev Dans Topluluğu Türkiye’den “geldi geçti”. Kelimenin tam anlamıyla böyle oldu, çünkü yalnızca bir gösteri sundular. Kimselerin haberi de olmadı. Ben de, tesadüfen haberdar olan bir arkadaşım sayesinde izleme fırsatı buldum.
  

Öncelikle, Birleşmiş Milletler toplantısı olduğu söylenen bir etkinlik yüzünden, gösteri mekȃnına ulaşana kadar akla karayı seçtiğimizi not etmem gerekiyor. Kapılardan geri çevrildik, hiçbir yönlendirme olmadığı için yanlış yollara girdik. Artık dünyaları buluşturan ülkemizde, dünyaca ünlü bir topluluğun gösterisi “dostlar alışverişte görsün” anlayışıyla organize edilmişti; dostlar “görebilirse” tabii! Koskoca topluluk geldi geçti, kimsenin haberi olmadı, olan da mekȃna ulaşana kadar yollarda süründü! Tahmin edeceğiniz gibi seyirci kompozisyonu da oldukça ilginçti: muhtemelen yarıdan fazlası bizzat davetli olan, takım elbiseli siyaset ve diplomasi çevreleri ile onların güzide eşleri; topluca getirilen ama nereye, niye geldiğini tam algılayamamış öğrenci toplulukları… vs. Meğerse Türk-Rus Kültür Vakfı ile Rus ve Türk Kültür Bakanlıkları’nın desteğiyle düzenlenen Rus Kültürü Festivali vesilesiyle buluşmuşuz hepimiz eski Lütfi Kırdar’da, şimdinin İstanbul Kongre Merkezi Harbiye Salonu’nda…

O ünlü “Devlet Akademik S.S.C.B. Halklarının Halk Dansları Topluluğu” “Rus Halk Dansları Topluluğu” oluvermiş bu arada. Bilmesek gerçekten de afişte belirtildiği gibi “Halk Dansları Devlet Akademik Ansamblesi’nin(?)” “Rus Halk Dansları Gösterisi”ni izlediğimizi zannedecektik. Bazılarının ellerinde festival broşürü benzeri bir şeyler vardı ama yalnızca bu gösteriye yönelik olarak hazırlanmış bir program dergisine ulaşamadık biz. Ertesi gün ilgili haberleri taradığımda karşıma çıkan koreografi isimleri, “Rus Halk Dansları Gösterisi” etiketinin anlamsızlığını ortaya koyuyordu: “Rus” dansları ile tematik dansların yanı sıra, Kalmuk dansları, Tatar dansları, Moldova dansları, “Kadril” dansı, Yedi Güzel” adlı Başkır dansı, “Besarabya” adlı çingene dansı, Horumi adlı Gürcü dansı (Türkiye’de daha çok “Orta Batum” olarak bilinir)…vd. de sergilenmişti. 
 


Yaklaşık 1,5 saat süren gösteride, elliye yakın dansçı, ondan fazla koreografi sergiledi. Fazlasıyla sahneye hakim ve profesyoneldiler, neredeyse tek bir hata bile yapmadılar. “Hata”sızlığın altını çiziyorum çünkü topluluğun öncülüğünü yaptığı estetik model, halk danslarını stilize ve senkronize bir şekilde yorumlayan “hareket koroları”nın milimetrik hesaplara dayalı mizansen geçişlerine dayanır. Topluluk, Soğuk Savaş yıllarında önce sosyalist ülkelerdeki, daha sonra da -Türkiye de dahil olmak üzere- başka ülkelerdeki devlet halk dansları topluluklarına model oluşturmuştur. Geleneksel dansları çeşitli sahne sanatı araçlarından beslenerek sergilemiş ve anonim-tek tip görünüşlü bale dansçılarının senkronize-tek vücut yorumlarıyla “mutlu mesut” Sovyet halklarının bir aradalığını ortaya koymuştur. O yüzden de, bu gösteri ile Türkiye’deki Devlet Halk Dansları Topluluğu ve Anadolu Ateşi gibi grupların gösterileri arasında ortaklıklar yakalamak pek de şaşırtıcı değildir.

Tabii Moiseyev ve Riverdance gibi belli “tür”lerin öncüsü olan toplulukları seyretmek, koreografik yaratıcılık, iyi icra ve profesyonelliğin, sahne etkisi oluşturmada yeterli olduğunu hatırlatma işlevi görüyor. O gece sahnede ışık şovlarına, bangır bangır perküsif müziklere, göz boyayıcı efektlere ihtiyaç duymayan Moiseyev dansçıları bütünüyle virtüozite sergilediler. Daha da önemlisi, bunu seyircinin gözümüze sokmadan yaptılar! Yetenekli-yeteneksiz, solist-corps de ballet dansçı ayrımları yoktu sahnede. Alışık olduğumuz üzere, önde akrobasi yapan “yetenekli” ve tabii ki teşhirci(!) solistler ile arkadaki “yeteneksiz”lerden oluşan “folklorcu” korosu gibi ayrımlar yoktu. Topluluk, teatral niteliği ağır basan sahnelerde sıcak atmosferler oluşturabildi. Bu tür sahneler ile seyircinin daha aşina olduğu dansların sergilendiği sahnelerde daha fazla alkış aldı. 

Keşke daha fazla dans meraklısı seyredebilseydi gösteriyi, benzerleriyle karşılaştırma imkȃnı bulabilseydi. Bu bir buçuk saatlik gösteri, dünyaya yayılan bir estetik modeli tanıtan, tarihsel öneme sahip bir topluluğun sahneleme anlayışını ortaya koyan bir koreografi dersi niteliğindeydi…


NOTLAR:
*Görsel kaynak linkleri (sırasıyla): http://rusfestistanbul.org/2013fest/?portfolio=thethief,
* Gösteriyi kaçıranların şu 15 dakikalık video’ya bir göz atmalarını tavsiye ederim: http://www.youtube.com/watch?v=HtHB-r3QGsw




22 Mart 2013 Cuma

Bir 8 Mart da Böyle Geçti...



Berna Kurt


Bu sene de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle bir dolu etkinlik yapıldı. Kadınların hak arama mücadelelerini simgeleyen bu tarihsel günün içini boşaltma, sevgililer günü gibi ticari bir gün haline getirme girişimlerini dışarıda bırakırsak; farklı toplumsal cinsiyet perspektiflerini tartışmaya açan ve kadın hareketine yeni bir enerji, yeni bir nefes aşılayan bir sürü etkinlik eş zamanlı olarak gerçekleşti. Ben de bunların bir parçası oluverdim. İstanbul’da, ve Diyarbakır’daki çalışmalar vesilesiyle; hem dans edip, çalıştırıp deneyimlerimi paylaştım hem de yeni dostlar edindim.

Boğaziçili Kadınlarla “Kucaklaşma”:

BGST Dansçıları’ndan iki arkadaş, Sinem (Şekercan) ve ben bir süredir sahneleme çalışması yürütüyorduk. İki kadının icracı olacağı bir sahne yaratma fikriyle yola çıkmıştık ve Kardeş Türküler’in Çocuk (H)aklı albümündeki Derdo Derdo (Derttir) adlı Kürtçe şarkı üzerine çalışıyorduk. Beraber geçirdiğimiz bu güzel yolculukta, BGST Dansçıları’nın daha önceki bir çalışmasının deneyimlerinden, Alevilerdeki musahiplik geleneğinden ve “Kadınsız Alevilik” tartışmalarından besleniyorduk (1).  Zamanla temamız iki kadının yol arkadaşlığı oldu ve kadınların musahibini -ya da “yol arkadaşı”nı- bizzat kendilerinin seçtiği bir kurgu oluşturduk. Bir ritüel ya da semah sahnesi oluşturmaya çalışmamakla birlikte, temel hareket malzememiz yine semahlar, semahlardaki kucaklaşmalar ve BGST’de yıllarca bu malzemeden hareketle yaptığımız doğaçlamalar oldu. Atölyede de semah kucaklaşmalarını temel alalım, 8 Mart’ta kadınlar olarak bir araya gelelim ve kucaklaşalım dedik. Ve son süreçte, diğer yol arkadaşlarımızın, Songül Tuncalı ve Seteney Koz’un da desteğini aldık.

“Kucaklaşma” adını verdiğimiz bu performans ve atölyeyi Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü’nün (BÜKAK) 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri çerçevesinde, Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü (BÜFK) ile BÜKAK’ın ortak bir etkinliği olarak gerçekleştirdik.



O gün, BÜKAK’ın bir başka etkinliği olan Türkan Şoray’la sohbet ve imza gününün hemen sonrasında buluşan yaklaşık 25 kişiydik. Ağırlıklı olarak üniversite öğrencisiydi katılımcı kadınlar; kucaklaşmaya hazırdılar, istekliydiler. Diğer kadın arkadaşlarımız ile annem de seyretti bizleri, heyecanımıza ortak oldu. Eski dostlar buluştuk yıllar sonra, yeni arkadaşlar bir araya geldik; tanıştık, sohbet ettik, kucaklaştık. Sinem ile birlikte gösterdiğimiz semah adımları ile kucaklaşma figürleri çabucak öğrenildi. Atölye öncesinde hazırladığımız basit sahne akışını hemen uygulayıverdik. Kadınlar olarak bir araya gelmenin, hep “birlikte” olmanın mutluluğunu yaşadık…

Diyarbakır’la Buluşma:

Atölye-performanstan üç gün sonra Diyarbakır’daydım. Dans sahnesinde toplumsal cinsiyet rolleri temalı seminer, çeviri gibi çalışmalarızı internetten takip eden Kemal Ciwan Işık beni bu şehre davet etmişti. 2009 yılında Diyarbakır’da ilk tango çalışmalarını başlatan ve zamanla bu faaliyetleri “Tango MED Dans ve Sanat Merkezi”(2) adıyla kurumsallaştıran Işık, burada dansı toplumsal ve siyasal bağlamlarıyla birlikte ele alan etkinlikler düzenlemeyi misyon edinmişti. Her sene 8 Mart haftasında dans ve kadınlar üzerine akademik sunumlar düzenliyordu ve ben de üçüncü konuk olacaktım. 10 Mart’ta gerçekleştirdiğimiz “Dans Sahnesinde Kadınlar ve Feminist Yaklaşımlar” başlıklı sunum ile sohbet işte böylesi bir çerçevede gerçekleşti.



Bu sefer dansla farklı düzeyde ilişki kuran kadınlar ve erkeklerden kurulu bir toplulukla birlikteydim. Pazar günü için oldukça erken olabilecek bir saatte buluşmuştuk. Ama sabah mahmurluğu hemencecik geçiverdi. Kahvaltı sonrasında sohbete katılanların enerjisi; öğrenme, tartışma ve paylaşma hevesleri bana da geçti. Saray balelerinden günümüze kadar uzanan tarihsel süreçte, kadınların dans sahnesinde konumlanma biçimlerine dair hazırladığım bol video’lu ve fotoğraflı sunum sırasında ve sonrasında soruların ve görüşlerin paylaşıldığı, fazlasıyla interaktif bir sohbet gerçekleştirdik. Sohbetten sonra da, Tango MED’deki bir dans dersine konuk oldum. Daha sonra da birlikte Diyarbakır’ı gezdik.

Bu iki etkinliğin hazırlıklarıyla birlikte yarattığı yorgunluğum çabucak geçiverdi; çünkü tam da istediğim olmuştu: hem kendi deneyimlerimi paylaşmış, hem de yeni fikirlerle ve dostluklarla buluşmuştum. 8 Mart’ın bir anlamı da bu değil miydi zaten: “birlikte”likler kurmak, paylaşarak büyümek, kendi çizdiğin “yol”u yeniden değerlendirme fırsatı bulmak…

NOTLAR:

1) BGST’de daha önce yürütülen çalışma notları için bkz. http://bgst.org/alevi-calismasi. Ayrıca “Kadınsız Alevilik” temalı tartışma için bkz. Şehriban Şahin Kaya, “Kadınsız Alevilik”, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1044342&CategoryID=42, 27 Mart 2011 ve Hatice Kızılyıldız, “Kadınsız Alevilik Hakkındaki Yazıya Yanıt”, http://www.gomanweb.org/index.php/yazarlar/gomanweb-yazarlar/160-hatice-k-z-ly-ld-z/928-kadinsiz-alevilik-hakkindaki-yaziya-yanit, (bu web sitesinde yayınlanma tarihi: 23 Eylül 2012).
2) bkz. http://www.tangomed.com/.

18 Mart 2013 Pazartesi

Beden ve Ses… Dans ve Müzik… Gelenek ve Yaratıcılık


Berna Kurt

Yaklaşık üç aydır, ağırlıklı olarak BGST Dansçıları ile KeKeÇa üyelerinden oluşan on beş kişilik bir grup olarak beden müziği ve dans çalışması yürütüyoruz. Oldukça farklı müzik ve dans arka planlarına, çalışma ve sahneleme alışkanlıklarına sahip, farklı yaş ve deneyimlerden dansçılar ve müzisyenler olarak haftada bir ya da iki gün bir araya geliyoruz.
Bu çalışmanın başlangıç aşamasında, kurguladığımız çerçevenin çeşitli imkânlar barındırdığını düşünmüş ve notlar almıştım. Süreç içinde hem beklentilerimin süreklilik taşıdığını hem de yavaş yavaş pratiğe geçmeye başladığını fark ettim. Bu imkânlar şöyle sıralanabilir:
- Dans/hareket dramaturjisi anlamında farklı olanaklar sunuyor: dans kurgusu açısından, alışılageldik “müziğe eşlik etme”, “müzikten bağımsız hareket etme” ya da “müziksiz hareket etme” çerçevelerinin dışında, bağımsız bir alan açıyor;
- Müzik ve dansın etkileşim yollarını çeşitleme imkânı sunuyor,
-  Geleneksel dans, beden müziği ve beden perküsyonu formlarının çeşitlenebileceği ve geliştirilebileceği deneysel bir çalışma ortamı oluşturuyor,
-  Taklit ederek, çalıştırıcılarla birlikte yaparak, yani “yaparak öğrenme” süreci sayesinde beden hafızasının gelişmesini sağlıyor,
- Ağırlıklı olarak doğaçlamaya dayandığı için yaratıcılığın gelişmesine katkıda bulunuyor,
- Sahneleme aşamasında, seyirciyle etkileşim ve katılımcılık olanaklarını arttırma potansiyeli barındırıyor, (KeKeÇa’nın zaten bu tür çalışmaları var:)
- Çerçeve sahne dışında da kolaylıkla icra edilebilecek, kolay taşınabilir bir sergileme formu oluşturma imkânı sunuyor.

Çalışmalarımızın ilk aşamasında, birikimlerimizi paylaşmaya yönelik bir çerçeve kurmuştuk: müziğin ritmi ve tartımını sayma ve yazmaya yönelik çalışmalar; bedeni ısıtma, esnetme ve dansa hazırlamaya yönelik egzersizler; temel beden perküsyonu egzersizleri(1); içinde yaşadığımız coğrafya ve yakın bölgelerin dans ve hareket geleneklerinin ritimleriyle ve tartımlarıyla birlikte öğrenilmesi(2)… vd. Son haftalarda bu tür temel eğitim çalışmalarını sürdürmekle birlikte, farklı bir aşamaya da geçmiş durumdayız. Kişisel hazırlıklarımızı ya da doğaçlamalarımızı topluca çalışarak geliştiriyoruz:
1)   İki çalışma arasında, yani boş zamanlarımızda yaptığımız hazırlıkları –çalışma terminolojimizle “ödevlerimizi”- paylaşıyor, sonra da hep birlikte çalışarak geliştiriyoruz ya da,
2)   Çalışmanın bir bölümünü doğaçlamalara ayırıp, bunları sergiliyor; ritim ve tartımlarını yazarak deşifre ediyoruz. Sonra da hep birlikte icra ediyor ve –bazen gruplara ayrılıp kanon yaparak, bazen de basit koreografiler eşliğinde- çeşitli düzenlemeler yapıyoruz.
Ağırlıklı olarak belli bir ritim ve tartımda, “izlenebilir ve dinlenebilir” nitelikte doğaçlamalar yapıyoruz. Bunları sergiliyor ve videoya kaydediyoruz. Çalışma notlarımızdan alıntıyla, denemelerimiz “‘çalma-oynama’ arasında geniş bir yelpazeyi içeriyor: çalma / çalarak oynama / oynayarak çalma / oynama… vd.” Bu yelpaze içinde tek bir kategoriye sadık kalmaya çalışmıyoruz; çalma-oynama arasındaki denge kişisel istek ve eğilimlere, ortama, anlık paslaşmalara -belki de şans faktörüne- bağlı olarak değişkenlik gösterebiliyor.
Ben ise doğaçlarken genellikle beden perküsyonu egzersizlerini, geleneksel danslarla bütünleştirmeye çalışıyorum. Bu esnada, kaçınmaya çalıştığım iki eğilim olduğunu fark ettim:
1) Eklektisizm: beden perküsyonu egzersizlerinin ritim-hareket kalıpları ile geleneksel dansların yapısını estetik bir bütünlük gözetmeden bir araya getirmek (aslında hem bedenen yabancılaşmayacağım hem de bu tür dansları seyretmeye alışkın bir seyirciye tuhaf gelmeyeceğini düşündüğüm bir bütünlük oluşturmaya çalışıyorum).
2)  Hareketsizlik: deneyimlediğim kadarıyla beden perküsyonu egzersizleri genellikle sabit bir yerde, geniş bir mekân kullanımı gerektirmeden yapılacak şekilde tasarlanmış. Kollar, parmaklar, ayaklar, dizler, kalça… vd. arasındaki geçişlerdeki akışkanlık sınırlı olabiliyor. İşte dansçının yaratıcılığı ve katkısının tam da bu aşamada devreye girebileceğini düşünüyorum. “Hareket”in tanımı oldukça geniş tabii ki; ama en azından ben fiziksel olarak hem mekân hem de beden kullanımını genişleten bir hareket diline ihtiyaç duyuyorum.
Tabii ki bunlar benim kişisel eğilimlerim, güzel? ya da doğru? olan değil. Yollar ve yönelimler fazlasıyla çeşitli. Farklı yönelimlere sahip bu tür denemeleri geliştirmek, bir araya getirmek, sahne üstünde “anlamlı kılmak” ise başka bir maharet gerektiriyor.
Çalışmada şimdilik, atölye benzeri çalışmalarla başka birçok kişiyle paylaşılabilecek “ham” malzemeler birikiyor ve sahne üstü üretime yönelik ipuçları oluşuyor. Yaratıcı bir enerjinin oluştuğu çalışmada -dead-line’lar ve prodüksiyon sınırlamaları da olmadığı için- katılımcıların ihtiyaçlarını gözeten, eğitselliği genişçe bir döneme yayan bir ilerleyiş söz konusu. Yakında çalışma sürecini topluca değerlendireceğiz. Bundan sonraki süreci nasıl kurgulayacağımız; sahnelemeye yönelik nasıl bir hareket noktası, üslup, dil, kurgu, dramaturji… vd. oluşturacağımız da böylelikle netleşmeye başlayacak…

NOT-1: Yazıya katkıları için Timuçin Gürer ve Levent Soy’a teşekkürler…

NOT-2: Sırasıyla, görsel kaynaklar:
1) bir dans çalışması notumuz (tahtamız),
3) bir beden perküsyonu çalışması notumuz (tahtamız).